<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001</id><updated>2011-10-05T14:50:41.000+03:00</updated><category term='dünya politikasına yön verenler'/><category term='israel shamir'/><title type='text'>altay'ın notları</title><subtitle type='html'>altay ünaltay'ın yazı ve çevirileri</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>40</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-292685710916287623</id><published>2011-09-20T13:04:00.002+03:00</published><updated>2011-09-20T15:13:49.683+03:00</updated><title type='text'>ZAMANI GELMİŞ BİR FİKİR: DOĞRUDAN DEMOKRASİ YA DA KİTLELERİN BİLGELİĞİ</title><content type='html'>&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-g_15CvWx3J8/Tnhk4jeKUyI/AAAAAAAAAC0/A1d1Tk3FmBI/s1600/Image35.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-g_15CvWx3J8/Tnhk4jeKUyI/AAAAAAAAAC0/A1d1Tk3FmBI/s1600/Image35.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;“&lt;i&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Ümmetim yanlışta birleşmez.”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Hadis-i şerif&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;b&gt;Bölüm 1: Kitlelerin Bilgeliği&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;1906 sonbaharında birgün İngiliz bilimci Francis Galton Plymouth kasabasındaki bir hayvan panayırını ziyaret için yola çıktı. Sergi alanını gezerken bir ağırlık tahmin yarışmasına rastladı. Besili bir öküz ortaya konmuş; kalabalıktan bazıları da öküzün ağırlığı (daha doğrusu kesilip temizlendikten sonraki ağırlığı) üzerine bahis oynamak için sıraya girmişti. &lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Bahisçiler 6 peni ödeyerek bir bilet alıyor, üzerine adını, adresini ve tahminini yazıp veriyordu. En iyi tahminler ödüllendirilecekti. 800 kişi şansını denedi. Aralarında kasaplar, çiftçiler (ki bunlar sığırların ağırlık tahmininde uzman olmalıydı) yanısıra konudan hiç anlamayan insanlar da vardı. Bu durumun demokrasiye benzerliği Galton'ın ilgisini çekmişti. Bir kralcı ve aristokrat olan Galton'ın inancına göre bir toplum, ancak güç ve denetim seçkin ve iyi yetiştirilmiş elitler elinde olduğu sürece sağlık ve gücünü koruyabilirdi. Şöyle yazmıştı: “Ortalama bir seçmen, hakkında oy verdiği çoğu politik konu... hakkında ne kadar akıl yürütebiliyorsa, ortalama bir katılımcı da öküzün net ağırlığını tahminde o kadar başarılı olabilirdi.”&lt;br /&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Galton ortalama seçmenin yeterli olmadığını kanıtlamak amacındaydı. Bu yarışma bunun için iyi bir model olabilirdi. Yarışmadan sonra Galton düzenleyicilerden biletleri ödünç aldı ve üzerlerinde istatistik bir araştırma yaptı. Yazıları okunamayan 13 tane bileti çıkardı, kalan 787 tanesini inceledi; buradaki tahminlerin aritmetik ortalamasını aldı. Bu ortalama, topluluğun ortak cevabı idi. Galton ortalamanın hedefin çok uzağında olacağını düşünmüştü. Sonuçta çok az sayıdaki zeki insanı bir miktar vasat ve çok sayıda aptal insanla biraraya getirdiğinizde aptalca bir cevap alırdınız.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Ama Galton yanılmıştı. Topluluk kesilip temizlenmiş öküzü 544 kg tahmin etmişti. Öküzün ağırlığı ise 544,5 kg idi! Bu mükemmel bir tahmindi. Galton daha sonra şu kadarını zorla itiraf etti: “Sonuç demokratik bir yargının güvenilirliğinin beklenenden çok olduğunu gösteriyor!” &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Olayı kitabında nakleden “Kitlelerin Bilgeliği” kitabının yazarı James Surowiecki'ye göre doğru şartlar altında gruplar olağanüstü zekidir ve çoğu içlerindeki en akıllı insandan bile daha akıllı çıkar. Grupların akıllı olması için olağanüstü zeki insanlarca idare edilmeleri şart değildir. Bir grubun içindeki birçok insan özellikle iyi bilgilendirilmiş ve mantıklı olmasa dahi grup iyi bir karar alabilir.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Tarih boyunca bu fikre karşı çıkan birçok yazar ve ünlü insan olmuştur. Bunlardan biri olan Gustave Le Bon'un “Kitleler Psikolojisi” adlı tartışmalı eseri Türkçe olarak da yayınlandı ve ülkemizde de  tartışıldı. Le Bon 19. y.y.da Batı demokrasisinin yükselişinden dehşete düşmüş ve sıradan insanların politik güç kullanmaları fikri onu çok rahatsız etmişti: “Kitlelerin Psikolojisini anlamak onları yönetmeyi bilmek değil; hiç olmazsa bütünüyle onlar tarafından yönetilmemek isteyen devlet adamlarının sermayesini oluşturur... Kitlelerde doğal zeka değil, aptallık birikimi hakim olur... Onlar asla yüksek zeka gerektiren eylemleri gerçekleştiremez.” İlginçtir ki, Le Bon için “kitle”, sadece linççi güruhlar ve isyancılar gibi toplumsal aşırılığın örneklerini içermiyordu; karar veren gruplar, parlamentolar, meclisler, jüriler, komiteler, heyetler de buna dahildi...  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Bir öküzün ağırlığını tahmin etmek o kadar da zor bir iş olmayabilir. 1920'lerde sosyolog Hazel Knight'ın sınıftaki öğrencilerden sınıf sıcaklığını tahmin etmelerini istemesi ve grup tahmininin 22,4 derece çıkması da (sınıf sıcaklığı 22,2 derece idi!) zor olmayabilir. Neticede sınıf sıcaklıkları aşağı yukarı aynı kalır; bu da tahmini kolaylaştırır denebilir. Örnekleri uzatabiliriz: Finans profesörü Jack Treynor'un sınıfına 850 şeker içeren bir kavanoz getirip 56 öğrenciden kavanozda kaç şeker olduğunu tahminlerini istemesi (sınıf tahmini 871); sosyolog Kate Gordon'un 200 öğrenciden cisimleri ağırlıklarına göre sıralamasını istediğinde grup cevabının % 94 doğru olması; fizikçi Norman L. Johnson'un bir grup gönüllüyü bir labirente gönderip en kısa çıkış yolunu bulmasını istemesi ve grup ortalamasının 9 aşama olarak çıkması (teorik olarak doğru en kısa yol – gruptan kimse bu kadar kısa yoldan labirentten çıkamadı!) vs. Bunlar hep gözönünde olan şeylerdir. Peki ya bir gruptan kayıp bir denizaltıyı bulmaları istenirse?&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;1968 Mayıs'ta “Scorpion” adlı ABD denizaltısı Kuzey Atlantik'teki görevinden üssüne dönüş yolunda kayboldu. Donanma denizaltının son bildirdiği konumu biliyor idiyse de, Scorpion'a ne olduğu ve son haberleşmeden sonra ne kadar yol aldığı konusunda bir fikri yoktu. Dikkatler yirmi mil çapta bir çemberde yoğunlaştırıldı.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Arama grubunun başındaki donanma bilimcisi Dr. John Craven önce bir dizi senaryo üretti. Scorpion'un başına neler gelmiş olabileceğine dair alternatif senaryolar. Sonra matematikçilerin, denizaltı kurtarma uzmanlarının ve diğerlerinin de aralarında olduğu geniş bir alanda bilgi sahibi insanlardan bir ekip kurdu. Onlardan en iyi yanıt için birbirlerine danışmak yerine senaryoları inceleyip en iyi tahminlerini yapmalarını istedi. Olaya bir yarışma havası vermek için de en iyi tahmine bir şişe içki ödülü koydu. Craven'ın adamları böylece denizaltının neden arızalandığı, okyanusa gömülürken hızı, batış açısı vs. üzerine bahse girdiler.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Craven tüm tahminleri aldı ve Bayes teoremi denen bir analiz metoduyla tahminlerin bir ortalamasını buldu. Craven'ın bulduğu konum gruptan herhangi birinin seçtiği bir yer değildi. Dolayısıyla Craven'ın oluşturduğu toplu resim, grup üyelerinin hiçbirinin kafasındaki tekil resimlerin aynısı değildi. Uzun lafın kısası batık grubun tahmin ettiği mevkiin 200 m. ötesinde bulundu!&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Surowiecki der ki: Bu hikayenin en hayret verici yanı, grubun bu vakadaki dayanak noktası olan delillerinin neredeyse hiçbir öneminin olmamasıydı. Gerçekten de çok ufak bilgi kırıntılarından ibarettiler. Denizaltının neden battığını, ne hızda seyrettiğini ya da hangi eğimle battığını gruptan hiçkimse bilmiyordu. Ama grup buna rağmen bir bütün olarak bunların hepsini bilmişti!&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Şüphesiz bu örnek eleştirilebilir. En başta gelen eleştiri de sonucun şans olduğu ya da grubun zaten uzman kişilerden oluştuğu; bunun adi kalabalıklarla karıştırılmaması gerektiği, onların birşey bilemeyeceği vs. olabilir. Scorpion'un aramasına katılan grup bu konuda eğitim görmüş uzmanlardan oluşan, dolayısıyla konu hakkında  fikri ve bilgisi olan kişilerdi. Onların uzmanca ve zekice yargısının grup sonucu olarak yansıması çok da şaşılacak birşey olmayabilirdi. Ama geneli itibariyle bir konuda hiçbir bilgisi ya da eğitimi olmayan insanlardan oluşan bir grup zor bir teknik problemi çözerse buna ne deriz?&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;28 Ocak 1986 sabahı saat 11:38'de uzay mekiği Challenger rampasından uzaya doğru yükseldi. Kalkıştan 74 saniye sonra infilak etti. Fırlatma TV'den yayınlanıyordu; bu nedenle kaza haberi hızla yayıldı. Patlamadan 8 dakika sonra haber New York borsasına ulaştı.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Dakikalar içinde yatırımcılar Challenger projesine katılan 4 büyük yüklenicinin hisselerini elden çıkarmaya başladılar. Mekiğin ana motorlarını yapan Rockwell International, yer desteğini yöneten Lockheed, geminin dış yakıt tankını üreten Martin Marietta ve iki yandaki katı yakıtlı füzeleri yapan Morton Thiokol'un hisseleri hızla düşüşe geçti. Hepsi de % 3-6 arası düşüşler yaşadı.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;En büyük darbeyi Morton Thiokol yedi. Çok sayıda yatırımcı Thiokol hissesi satıyor ve kimse bunları almıyordu. Bu nedenle Morton T. hisseleri alışverişe kapatıldı.  Gün sonunda diğer yüklenici hisseleri tekrar bir miktar yükselerek günü %3 zararla kapatırken Morton T. %12 değer kaybetmişti. Bunun anlamı borsanın neredeyse anında Morton Thiokol'ü Challenger faciasından sorumlu olarak mahkum etmesidir.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Felaket günü kamuoyunda Thiokol'ü suçlu gösteren yorumlar yoktu. Bir yorum olsa, o da görkemli şekilde patlayan ve olaya bir süper havai fişek gösterisi havası veren dış sıvı hidrojen tankını üreten Martin Marietta suçlanırdı. Ertesi gün New York Times'ta 2 dedikodudan bahsedilse de, bunlarda Morton T.'un adı geçmiyordu. N.Y. Times “kazanın nedenine dair hiçbir ipucu yok” diyordu. Patlamadan 6 ay sonra kazayı soruşturan Başkanlık Komisyonu, Thiokol tarafından üretilen yan roketlerdeki sızdırmaz contaların soğuk havada kırılgan hale gelerek ortadaki dev yakıt tankına doğru fışkıran bir ateş sızdırdığını ve bunun da dev tankı infilak ettirdiğini açıkladı.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Piyasa doğruyu nasıl bulmuştu? Konu hakkında araştırma yapan Finans profesörleri Michael T. Maloney ve J. Harold Mulherin, öncelikle şirketlerinin sorumlu olduğunu bilecek durumdaki Morton T. yöneticilerinin 28 Ocak'ta ellerindeki hisseleri boşaltıp boşaltmadığını görmek üzere “insider trading” kayıtlarına baktılar. Satmamışlardı. Bu konuda birşeyler bilebilecek diğer şirket yöneticileri de bunu yapmamışlardı. Morton T. içinden olup da hisse satışı yaparak zincirleme reaksiyon başlatmış olabilecek kimi “uyanıklar” da yoktu. Piyasa Morton T. hisselerini neden istememişti? Maloney ve Mulherin buna ikna edici bir cevap bulamadılar.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Piyasa o gün akıllıydı, çünkü bilge kitlelerin özelliği olan 4 koşulu yerine getiriyordu: Fikir çeşitliliği (bu bilinenlere aykırı da gelse, her kişi diğerlerinin bilmediği özel ve farklı bilgiye sahip olmalı), bağımsızlık (fikirler başkalarından etkilenmemeli), yokmerkezcilik (adem-i merkeziyet) ve kümeleme (bireysel kararları ortak yargıya dönüştüren mekanizmalar).  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Surowiecki'ye göre, paradoksal olarak bir grubun akıllı olabilmesinin en iyi yolu içindeki her bireyin serbestçe düşünüp hareket etmesinden geçer. Elemanlarının birbiriyle konuşması, görüş ve bilgi alışverişinde bulunması grubun yararınadır; ancak iletişimin fazlası grubun bir bütün olarak zekasını azaltabilir; çünkü bileşik kaplar kanunu gibi herkesin fikri birbirine benzemeye başlar ve görüşler bir uçta toplanma eğilimi gösterir.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Piyasa mekanizması geleceğe ve bilinmeyene yönelik bilgi ve tahmin üretmekte kullanılabilir mi? 1988'de kurulan ve Iowa Üniversitesi İşletmecilik Okulu tarafından yürütülen IEM (Iowa Electronic Markets – Iowa e-Piyasaları), başkanlık, kongre, valilik ve yabancı ülke seçimleri gibi sonuçları kestirmek üzere tasarlanmış bir “fikir piyasası” sunmaktadır. Katılmak isteyen herkese açık olan bu elektronik piyasa, bir seçim sonucunu tahmine dayalı bir futures (gelecek) sözleşmesi alıp satmasını sağlar. Peki IEM ne kadar başarılıdır? 1988 ile 2000 yılları arasındaki 49 farklı seçim hakkında tahminler başkanlık seçimlerinde %1,37, diğer ABD seçimlerinde %3,43 ve yabancı seçimlerde %2,12 oranında hata ile sonuca yaklaşmışlardır. 1988 – 2000 yılları arasındaki ABD başkanlık seçimlerinde 596 farklı kamuoyu araştırması yayınlanmıştı. IEM sonuçları kamuoyu araştırmalarının %75'inden daha doğruydu.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Bu konuda özellikle ilginç olan IEM'in çok büyük olmamasıdır (ençok oyuncu sayısı 2007 itibariyle 800). Dahası buradaki örnekleme genel seçmen kitlesini de yansıtmaz. Oyuncuların çoğu erkek ve Iowa'lıdır. Peki IEM'in diğer kamuoyu yoklamalarından farkı nedir?&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Kamuoyu yoklamaları basitçe deneğe “kime oy vereceksiniz” diye sorar. IEM'deki 800 oyuncu ise (kendilerinin kime oy vereceğinden bağımsız olarak) tektek kimin kazanacağı ile ilgili tahmin yürütürler. Bu tahminlerin arkasında (bazan alışılmadık ya da önemsenmeyen yollardan dahi olsa) çok ve çeşitli bir bilgi dağarcığı ve bu bilgileri işleyen birden çok ve çeşitli akıl yürütme yöntemleri vardır. Piyasa bütün bu zenginliği bünyesine katar ve işler. Yani bununla IEM, seçmeni kendinden daha iyi mi bilir demek istemiş oluyoruz?&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;IEM'in başarısı insanların Hollywood filmlerinin gişe hasılatı, ilk gece performansı ve Oscar ödülleri üzerine bahis oynamalarını sağlayan “&lt;span lang="en-US"&gt;Hollywood&lt;/span&gt; Stock Exchange” (HSX) gibi başka piyasaları esinledi. Mart 2000'de “Wall Street Journal” gazetesi Amerikan Sinema Akademisi (Oscar ödülü jürisi) üyelerinden birkısmını (356 kişi ya da tüm oy verenlerin %6'sı) isimlerini gizlemek vaadiyle ikna edip kime oy verdiklerini öğrendi ve bunu Oscar töreninden önceki Cuma günü yayınladı. Gazete 6 önemli Oscar kategorisinin 5'ini doğru bilmişti. HSX ise daha başarılı olarak 6'da 6 tutturdu! Buradan ne anlaşıldığı açıktır: HSX konu ile doğrudan ilişkili kişilerden (ya da tümüyle doğrudan ilişkili kişilerden) oluşmasa dahi, doğrudan ilişkili olanların (Wall Street J.'a) verdiğinden daha doğru bilgi sağlamıştı. Surowiecki şöyle der: (Herhangi bir konuda) “uzman peşinde koşmak hem bir hata hem de masraflı birşeydir. Aramayı bırakıp (içinde dahileri de barındıran) kitleye danışmalıyız... Yeterince çok sayıda ve birbirinden farklı insanı bir araya getirip onlardan genel ilgiye matuf kararlar almalarını isterseniz, o grubun kararları tek başına bir kişininkinden (o kişi ne kadar zeki ve bilgili olursa olsun) bilgelikçe daha üstün olacaktır.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Devlet yönetimi de bu konuya dahildir. &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;b&gt;Bölüm 2: Doğrudan Demokrasi &lt;/b&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;b&gt;Doğrudan Demokrasi  Uygulamaları&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Halkın her konuda doğrudan oyuna başvurmak demek olan doğrudan demokrasi, doğası gereği küçük ölçeklerde İsviçre, Liechtenstein vb. küçük ve sakin Orta Avrupa ülkelerinde kanton ve kasabaların idaresinde  uygulanagelmiştir. İsviçre'de geleneksel olarak kasaba pazarının kurulduğu gün (civar köylüler de merkeze indiğinden) meydanlarda halk meclisleri kurmak ve eldeki konuları gündeme getirip halkın oyuna başvurmak yerleşik bir uygulamadır. Bunu İsviçre federasyonu gibi görece büyük bir ülkenin yönetiminde uygulamak hernekadar birtakım zorluklar içerse ve bu yüzden İsviçre Federal Cumhuriyeti bir parlamentoya dayalı temsili demokrasi ile idare edilen   bir ülke olsa da halkoyu geleneği unutulmamıştır. İsviçreliler yılda ortalama 10 referandum ile halkoyuna ençok başvurulan ülkelerden biridir. Bu gelenek, ne yazık ki ülkemizde talihsiz bir biçimde “cami minaresi oylaması” konusuyla kamuoyunca tanınmış olup sonuçta halkın en bilgece kararı verdiği tartışılabilir. Ama konu İsviçreli uzmanlardan ya da parlamenterlerden oluşan bir heyete götürülseydi sonuç daha iyi çıkar mıydı; bu da tartışmalı bir konudur.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;ABD'de birçok yerel konu hemen hemen yılda 1 tekrarlanan federal ya da yerel seçimlere denk getirilerek halkın oyuna sunulur. Amerikalıların, bu ve başka nedenlerle gücünü kontrol edilebilir gördükleri eyalet yönetimleriyle genelde pek sorunları yoktur. Ama kanunlarını federal bir kongrenin yaptığı çok uzaktaki federal hükümeti genelde pek sevmezler ve işlerine karışmasından geleneksel olarak hoşlanmazlar. Amerika birçok şerrin yanısıra federal hükümeti yıkılması gereken bir diktatörlük olarak gören “Bilderberg avcısı” gazeteci Alex Jones gibi kimselerin de vatanıdır ve o kendi şehrinde Amerikalı askerleri operasyonda görmek fikrinden bir Iraklı kadar nefret etmektedir.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;b&gt;Halkın Bilgeliği Adaletin Hizmetinde: Jüriler&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Jüri sistemi, halkoyunun yönetim yerine bukez adalette hizmet ettiği bir mekanizma olarak Anglosakson geleneğinde yerini almıştır. Suçlu hakkında kararları halktan kişilerden oluşan jürinin verdiği bir mahkeme kararı herzaman en doğrusu olmayabilir. Sinema ve tiyatro dünyasının klasikleşmiş eseri “12 Öfkeli Adam” belki ortalama bir jürinin adalet aramaktaki titizliğini fazla abartır; ama jüri, karar hakkı atanmış uzmanlar (hakim, savcı) yerine halktan seçilmiş kişilerin elinde olan bir mahkemenin  karar meşruiyetine tartışmasız bir katkı yapar.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Genel olarak ABD ve Anglosakson gelenekten çok fazla bahsettiğimin farkındayım. Ne var ki, gerek halkoyu, gerek jüri sistemi konusundaki yaygın uygulamalar (İsviçre hariç) Anglosakson geleneğe hastır ve halkın bilgeliği konusundaki modern sosyolojik araştırmaların da çoğu Amerika'da yapılmaktadır.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Peki halkın bilgeliği temsili bir demokraside de en uygun temsilcileri seçerek siyaset sahnesine aksetmiyor mu; ya da diğer tabirle “Temsili Demokrasi” ne kadar “temsili” ya da “demokrattır”?&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;“&lt;b&gt;Temsili Demokrasi” ne kadar “temsili” ya da “demokrattır”?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Temsili demokrasi bugün hemen hemen evrensel bir hükümet biçimi olmuş, dünyanın her ülkesinde, diktatörlükle yönetilenler (ya da yönetildiği iddia edilenler) de dahil, daimi bir meclis ya da parlamento diğer devlet organlarının yanında yerini almıştır. Başka bir konudaki tartışmaları bu yazıya taşımamak için şimdilik dikta – cumhuriyet (parlamenter rejim) tartışması yapılan ülkeleri bir tarafa bırakalım ve diyelim ki; temsili demokrasinin başat özelliği düzenli seçimler ve bu seçimlerin sonucunda gelen yönetim değişiklikleridir. Bu yönetim değişiklikleri, temsili demokrasinin pek sorunsuz da olmadığına işaret eder. Uyuyamayan kişinin yatakta sürekli sağına soluna dönüp pozisyon değiştirmesi gibi, temsili demokrasilerde de partilerin sürekli iktidar ve muhalefet arasında yer değiştirdiği görülür ve bu hal, başarılı birkaç örnek müstesna, sürer gider. Halk genelde bir önceki başarısızın elinden iktidarı alması için başa getirdiği yönetimlerden niçin ve yine hoşnut kalmaz? Sözün burasında bir Çin masalı anlatalım:&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3211112078332654001" name="lw_1316432597_2"&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Eski Çin'de bir köyün&lt;/span&gt; yakınında bir dağ varmış. Dağın içinde bir ejderha yaşarmış. Köylüler ejderhanın şerrinden korktuklarından her yıl düzenli olarak ona hediyeler gönderirlermiş. Arada bir köyden bir yiğit delikanlı çıkar; ejderhayı yok edeceğini söyleyerek kılıcını alır gidermiş. Ama nice yiğitler gitmiş; dönen olmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel zaman git zaman bütün yiğitlerden daha yiğit, namı bütün bölgeyi almış başka bir delikanlı çıkmış köyden. O da ejderhayı yok etmek niyetlisi imiş. Akrabaları, dostları onu bu işten vaz geçirmek için çok uğraşmışlar. Gidenlerin dönmediğini çok söylemişler; ama nafile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç yiğit azığını ve kılıcını alıp yola çıkmış. Dağa varmış; kısa bir araştırmadan sonra ejderhanın inini bulmuş ve kılıcını çekerek içeri girmiş. Bir müddet inde ilerledikten sonra karşısına korkunç ejderha çıkıvermiş. Genç soğukkanlılığını kaybetmemiş. Kılıcını olanca gücüyle ejderhaya indirmeye başlamış; ejderhanın hamlelerini de ustalıkla savuşturmuş. Bu vuruşma kısa bir süre sonra ejderhanın ölümü ile sona ermiş. Mağara gencin zafer çığlığı ile yankılanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç heyecan içinde ileri geçip mağarayı araştırmaya başlamış. Gözleri kamaştıran zengin bir hazine bulmuş; tabii etrafa saçılmış birçok kurbanın kemiğini de görmüş. Ancak bir şey dikkatini çekmiş. Bu kemiklerin arasında hiç insan kemiği yokmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç buna bir anlam verememiş; öyle ya bunca yiğit bunca yıldır bu dağa ejderha ile karşılaşmaya gelir ama hiçbiri dönmezmiş; ama ortadaki kemikler ancak hayvanlara ait olabilecek kadar büyükmüş. İşte ne olduysa o anda olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç birden titremeğe başlamış. Kılıcı tutan eline baktığında dehşet içinde kaba tüylerin derisini kapladığını, tırnaklarının uzayıp sivrildiğini, dar gelen elbiselerinin parçalandığını görmüş. Bağırmak istemiş; ama ağzından korkunç bir homurtu çıkmış. Çünkü bir ejderhaya dönüşmüş. &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Temsili demokrasilerin başlıca sorunu seçilen temsilcilerin politikanın girift çıkarlar – ilişkiler – güç odakları matrisinin kirletici ağı içinde ne için seçildiklerini ve kimi temsil ettiklerini unutup “yapılması gerekenden” “gereğini yapmaya”  yönelmeleri, ya da bir önceki yerinden ettikleri ejderhaya benzemeleridir.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Batılı demokrasileri ve Türkiye'yi genel itibarıyla içine alan bu kısırdöngü giderek temsili demokrasilere yönelik olarak toplumlarda derin bir kuşku ve güven bunalımı oluşturmuştur. ABD'nin içinden birtürlü çıkamadığı iktisadi durgunluğun faturası sonuçta kamuoyu tarafından, halkı ve onların mortgage borçlarını unutup büyükleri kurtaran ABD federal yönetimine kesilmiş; büyük ümitlerle seçilen Başkan Obama'ya karşı “Bankaları kurtarma; halkı kurtar!” sloganıyla sokak yürüyüşleri yapılmıştır. Oysa serbest bırakılan 700 milyar Dolar tutarındaki federal yardım doğrudan bankalara gönderilmek (ve bununla bankaların,  CEO'larının şişkin maaşları üstüne şişkin ikramiye ve primler ödemesine imkan tanımak) yerine mortgage borçlusu milyonlarca küçük mülk sahibinin hesaplarına yatırılsaydı, hem birçok aile yerinden yurdundan olmayacak, hem krizin başlıca suçlusu görülen gayrımenkul fiyatları düşmeyecek, hem de bu para sonuçta kurtarılmak istenen bankaların kasasına geri dönecekti.  &lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Avrupa'da da toplumları pençesine alan iktisadi durgunluk pasif güvensizlik boyutunu geçip Yunanistan, İspanya, İtalya, İngiltere ve Almanya'da yeryer sokak gösterilerine dönüşürken söylem de giderek ciddileşmektedir (“bu meclistekilerin hakkı iptir” diye bağırıyor bir Yunanlı gösterici kameralara). Türkiye'de bugün nispeten istikrarlı bir büyüme ve yaygın teveccüh görmüş bir hükümet bulunmakla beraber, geçmişteki krizler ve sıkıntılar unutulmamıştır. Türkiye'de ayrıca sürece dışarıdan müdahale eden parlamento dışı güçler de olagelmiş; bunlar da meşruiyetlerini müphem bir “vatanı ve milleti korumak ve kollamak” kavramına dayandırmışlardır.  Bu görevi milletin ne zaman ve hangi resmi belgeyle kendilerine verdiği ve açıkça onlardan ne istediği ise pek sorulamamıştır. Bu güçlerin parlamenter düzeni işlemeye bıraktığı sair zamanlarda ise orta-alt sınıfı rahatlatacak maaş zamları hiçbir hükümet tarafından üst sınıfları rahatlatan vergi afları kadar hoş karşılanmamış; sabit gelirliden alınan vergilerin küçük bir yüzdesinin dahi “Tobin vergisi” yoluyla borsada dönen sıcak paradan kesilmesi düşünülmemiş; verilen teşvik ve primlerin bir kesiri kadar olsun asgari ücrete destek primi verilmesi hatıra gelmemiştir. Acaba bu kararları alan parlamentolar halkın tamamını temsil etmiyor mu?  &lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Temsili demokrasilerin bir başka sorunu da seçilmişlerin seçenleri temsil derecesidir. Batı demokrasilerinde (Türkiye de dahil) mecliste kaç işçi kökenli, kaç memur kökenli, kaç esnaf kökenli, kaç çiftçi kökenli, kaç emekli kökenli milletvekili vardır? Hatta kaç işsiz kökenli milletvekili vardır; resmi rakamlarla Türk halkının %10'a yakını işsizdir, diğer Batı ülkelerinde de işsizlik  hatırı sayılır rakamlar göstermektedir. O halde bu kitlenin de mecliste “temsili” gerekmez mi? Eğer meclisin “seçilmişliği” “seçkin” bir çevre olması anlamına geliyor ve bu anlamda her toplumsal kesimden temsilciye gerek görülmüyorsa; o halde kaç aydın, yazar, sanatçı, üniversite hocası, okul öğretmeni vardır (okul öğretmenlerine yetiştirmeleri için geleceğin kuşaklarını emanet ettiğimize göre onların çok güvenilir ve aydın kişiler olması gerektir; öyleyse devlet yönetiminde görev alabilmelidirler). Amerikan “demokrasisi” ile mizah yapmayı adet haline getirmiş ünlü Amerikalı yönetmen Michael Moore bir konuşmasında Sovyetler döneminde Moskova'daki Politbüro'da tekrar seçim oranının % 93; ABD kongresinde %97 olduğunu söyleyerek, “Politbüro'da Kongre'den çok değişim vardı” der. Araştırmacı- yazar Edip Yüksel ise Türkçede yayınlanmayan araştırması “Demokrasi'ye karşılık Lotokrasi”de temsilcilerin piyango usulü seçilmelerini önerir. İsminin aksine bu çok ciddi araştırmada, böylelikle meclis yolunun, pahalı seçim masraflarını asla kaldıramayacak ya da masraflarını ödetmek için lobilerle anlaşarak onların emrine girmeyecek toplumsal kesim ve sınıfların temsilcilerine de açılacağı tesbitini yapar.  &lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Amerikalı ünlü trend araştırmacısı Gerald Celente'nin tabiriyle “temsili demokrasi, ne temsili ne de demokrasidir”. Belki iyi parlamenter düzenler iyi monarşiler misali iyidir; ama bir sonraki hükümdarın ne yapacağına dair elde bir garanti yoktur.  &lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;“&lt;b&gt;Online banka işlemi yapabiliyorsam, online oy da verebilirim”&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Geçmişte doğrudan demokrasilerin önündeki tek engel kaçınılmaz olarak küçük ve yerel kalmalarıydı. Büyük bir ülkenin hükümeti diyar diyar gezerek her konuda halkın reyini soramazdı. Temsili demokrasi bir anlamda bu boşluğu doldurmak için doğdu ve geliştirildi. Oysa bugün bilgi ağları ve İnternet'in temelini oluşturmaya başladığı yeni toplum yapısı (çocuğunuzun mahalleden kaç, Facebook'tan kaç arkadaşı var? Ya da kaç mahalle arkadaşıyla sokak yerine Facebook'ta görüşüyor?) bu zaman ve mekan engelini aşmak için elimize yeni olanaklar sunuyor. Ekonomi uzun süredir bu ağlara taşındı bile: İnsanlar alışverişlerini sanal dükkanlardan yapıyor; ticaret yapıyorsa mal siparişlerini ve satışlarını İnternet aracılığıyla yapıyor; bankaların İnternet şubeleri cadde başı şubelerinden daha kalabalık vs. Modern bilgi toplumu giderek yerleşiyor. Ve siz de  bu satırları büyük ihtimalle İnternet üzerinden okuyorsunuz. Ama devlet yönetimi için bilgi ağlarına mahkum olmak iyi bir tercih midir? Tehlike iki yönden gelir: Bilgi güvenliği ve sızıntısı sorunu ve bir merkezi otoritenin ağı denetleyip süreci kendi isteğine göre manipüle etmesi.  &lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Bilgi güvenliği sorununun ne olduğunu banka hesapları İnternet üzerinden boşaltılan ya da kredi kartına yapmadığı alışverişler nedeniyle yüklü miktarlarda borçlar gelen her kişi iyi anlayacaktır. Ancak bu tehlikeler toplumun genelini ne “ağda” (“online” yerine kullanıyorum; “çevrimiçi” berbat bir galat-ı meşhurdur, keşke yerleşmeseydi!) alışveriş yapmaktan ne de bankacılık işlemi yürütmekten alıkoyar. Sonuçta bu trafiğe çıkmak ve trafik kazası riskini üstlenmek gibidir; modern teknoloji bu tür ihtimalleri minimize etmiştir. Özellikle çağın “fetişi” para ve bu fetişin “mabedi” banka açısından ağda bankacılık uygulamaları nedeniyle üstlenilen riskler daha büyüktür; ama milyonlarca TL, Dolar ya da Avroluk e-banka soygunlarını pek sık duymuyoruz. Gerald Celente'nin dediği gibi “eğer ağda banka işlemi yapabiliyorsam; ağda oy da verebilirim.”&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;b&gt;Bugün YSK güvenilirliği ya da yarın ağda YSK güvenilirliği&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Bugün tüm temsili demokrasilerde oy sandıklarını toplayan, sayım sonuçlarını değerlendiren ve seçimin galibini açıklayan merkezi organlar vardır: Türkiye'de bu organın adı Yüksek Seçim Kurulu'dur. Seçimlerin selameti ve güvenliği kaçınılmaz olarak bu merkezi organların doğru çalışmasına ve seçim sonuçlarını dürüstçe açıklamasına bağlıdır. Hiçbir ülkede bu işlerin yanlış ya da hile karışmadan %100 doğruluk ve dürüstlükle yürütüldüğü kalıcı olarak garanti edilememekle birlikte bu, seçimler yapılmasına ve seçim sonuçlarına güvenilmesine engel olmamaktadır. Arada bir bir ülkede seçimi kaybeden muhalif partinin taraftarları, seçimlere hile karıştırıldığı gerekçesiyle sokağa dökülür; bu kişiler haklı ya da haksız olabilirler. Demokratik düzenin işlemesi sonuçta ilgili kurumların güvenilirliğine bağlıdır.  &lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Tıpkı bunun gibi yarının ağda oy verme ve halkoyu işlemleri de benzer bir kurumun güvenilirliğine bağlı olacak; bu işin ağda yapılıyor olması seçim kurumlarının güvenilirliği açısından bugün olmayan ek bir risk getirmeyecektir. Hile yapmak isteyen bir merkezi kurumun elinde bugün de olanaklar vardır, yarın da olacaktır. Belki bir başka risk yarının ağ teknolojisi sayesinde ortadan kaldırılabilir: Yanlış sayımlar. Bir seçim organizasyonunun büyüklük ve karmaşıklığı ve ne sayıda insanı bünyesinde istihdam ettiği gözönünde tutulursa insan faktöründen kaynaklanan sayım ve bilgi hataları yoktur denemez. Ama yarının ağ teknolojilerinde bu ihtimaller de minimize edilebilecektir.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Yine de yarı makine yarı iktidar kurumu bir seçim ağları heyulasının hayatımıza hakim olması bize ürkütücü ve kolaylıkla istismara açık gelebilir. Bu mekanizmanın bizim irademizi yansıtmak yerine bize kendi gizli iradesini dayatmadığını nasıl bileceğiz? Sanırım bunun cevabıyla ilgili yukarıda ipuçlarımız var.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Gerçeklere ilişkin sağlıklı modellemeler yapmak açısından çok başarılı olan yukarıda örneğini gördüğümüz IEM e-fikir piyasaları tipi bağımsız örgütlenmeler belki geleceğin e-demokrasisinde “denetleyici kuruluşlar” olarak yerlerini alacaklar. Hatta bu piyasalar gelişerek tüm seçmenleri içine alıp birer alternatif “seçim sistemi” haline dahi gelebilir ve birbirlerini sonuçların sağlıklılığı açısından denetleyebilirler. Ağ teknolojilerinin maliyetlerindeki muazzam düşüşler gözönüne alındığında yarın böyle sistemler kurmak ve işletmek için devasa yatırımlara gerek olmayacak, orta bütçeli dernekler ve vatandaşlık inisiyatifleri dahi bu sistemleri kurup işletebileceklerdir.  &lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Ufkumuzu makineler ve onları denetleyen makinelerle mi dolduracağız; Will Smith'in “Ben Robot” filminin bir başka versiyonu mu hayatımıza hakim olacak; oysa biz belki de doğaya aşık bir nesiliz, herşeyin doğal yollarla ve kendi olağan yavaşlığında aktığı bir dünya özlerken bu e-cehennemi neden kabul edelim ki diye düşünebiliriz. Eğer bunu felaket olarak görmeyi yeğliyorsak, ne yazık ki, Pandora'nın kutusu çoktan açıldı. Ticaret, sanayi, banka gibi kurumlar çoktan online oldular ve ışık hızında koşuyorlar. Onları denetleyecek ve ehlileştirecek yasal ve demokratik yapıların  bu çağda artık  at sırtında gitmesine razı olamayız. O zaman bu kurumlar demokratik toplum düzenini her taraftan aşındırır (eğer hal-i hazırda aşındırmadıysa!) ve onun yerine geçmeye hak iddia ederler. Düşman hangi silahlarla kuşandıysa biz de aynı silahlarla kuşanmalıyız. Tarih boyu dünyanın gerçekleri bunlar oldu; bugün de bunlarda bir değişiklik görmüyoruz.  &lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Son olarak e-demokrasimizin iyi işlemediğini; bariz hileler olduğunu, bağımsız ağların olanları bize haber vermesine rağmen merkezi otoritenin bunu umursamadığını varsayalım. Bu durumda ne olur? O zaman olayların kaderi tarih boyunca olduğu gibi diktaya karşı özgürlüklerini korumak için ayaklanan insanların özgürlükleri için savaşma ve ölme azmine bağlı olur. Belki bugün Arap baharının bize hatırlattığı budur.  &lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;b&gt;Sonuç&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;21. yüzyılın insanlığa hediyesi doğrudan ve aracısız demokrasi olacaktır. Bu fikir başlangıçta çok hayali ve lüzumsuz karşılanacak; “yapılacak daha önemli işlerimiz olduğu” söylenecektir. Ama ilk temsili demokrasiler ve parlamentolar hanedanlıklara karşı yeryüzünde yükselirken de aynı hayalcilikle suçlandılar. 20. yüzyılın “temsili” denen seçkinci -aristokrat “demokrasilerinin” sebep olduğu biteviye bıkkınlık ve güven kaybı gözönüne alındığında parlamentolar ve meclislerin bugünkü seçkinci düzeni krallıklar çağının sonundaki aristokrat meclislerinin havasını çok andırmaya başlamıştır: Toplumdan giderek kopan ve kendi gerçeklikleri içinde eldekini korumaya çalışan güçlüler. Bunların içinde şüphesiz iyileri de vardır. Geçmişte de iyi krallıklar ve aristokratlar vardı. Ama bir sonraki hükümdarın ne yapacağının bir garantisi yoktu.  &lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Bugün aracısız demokrasi için gerekli teknik imkanlar eldedir; yarın daha da iyileri ortaya çıkacaktır. Parlamenter işlevlerin doğrudan halk tarafından yürütüldüğü, halk iradesine karşı gelen yöneticilerin derhal bir oylamayla görevden alındığı yarının doğrudan demokrasilerine geçen ülkelerde uzun zamandır unutulmuş, ama lafı hala bolca söylenegelen, kamu ahlakı ve toplumsal sorumluluk duygusu tekrar uyanacak, üyeleri, zümre ve kesimleri birbirine hasım haline gelmiş milletler tekrar ve yeni bir silkinişle birleşip hayat bulacaklardır. Çözüm için kitlelerin bilgeliğine başvurmanın gelenek haline gelmesi, akla gelmeyen yepyeni imkanların keşfi ve toplum hizmetine sunulması için yeni yollar açacaktır. Halklar barışın ve insan haysiyetine saygının değerini elitlerden çok daha iyi bildiklerinden barış, insan hakları ve küresel adalet gibi kavramlar çok daha sağlam temellere oturacak; bugünün boş retorikleri olmaktan çıkıp gerçekleşme yoluna gireceklerdir.  &lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Doğrudan demokrasiye giden yollar sıkıntısız ve kolay değildir. Hiçbir elit elindeki gücü gönül rahatlığıyla halka vermez. Bunun anlamı kimi ülkelerde kargaşa ve karışıklıklar, özellikle dünyanın güçlü ve merkezdeki ülkelerinde ise halkın dikkatini dağıtacak ve enerjisini tüketecek anlamsız ve uzun dış savaşlar olabilir. Belki 1789'un Moniteur Universel'inin şu anlamlı kelimeleri 21. yüzyılda birkez daha ve yeni anlamıyla yayılacaktır: “Milletler cesaretlerini birbirleri yerine başlarındaki zalimlere çevirsinler.”&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;b&gt;Faydalanılan kaynaklar:&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;ol&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Kitlelerin  Bilgeliği, James Surowiecki, Varlık Yay. 2007, İstanbul&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Electronic  Democracy (Ready or Not, Here It Comes), Tracy Westen,  &lt;a href="http://www.netcaucus.org/books/egov2001/pdf/edemoc.pdf"&gt;http://www.netcaucus.org/books/egov2001/pdf/edemoc.pdf&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Le Moniteur  Universel,  &lt;a href="http://www.archive.org/search.php?query=creator%3A%22Le%20Moniteur%20universel.%20[from%20old%20catalog]%22"&gt;http://www.archive.org/search.php?query=creator%3A%22Le%20Moniteur%20universel.%20[from%20old%20catalog]%22&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Direct  Democracy and Public Policymaking, UWE  WAGSCHAL  Political Science,  University  of Heidelberg,  &lt;a href="http://www.betterdemocracy.co.nz/files/Direct%20Democracy%20and%20Public%20Policymaking.pdf"&gt;http://www.betterdemocracy.co.nz/files/Direct%20Democracy%20and%20Public%20Policymaking.pdf&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Some Thoughts  About Referendums, Representative Democracy, and Separation of  Powers, Simon Hugy, CIS, IPZ, Universitaet Zuerich&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Welcome to  MichaelMoore.com, &lt;a href="http://www.michaelmoore.com/"&gt;http://www.michaelmoore.com&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Alex Jones'  Infowars: There's a war on for your mind!, &lt;a href="http://www.infowars.com/"&gt;http://www.infowars.com/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Trends  Research Institute, &lt;a href="http://www.trendsresearch.com/"&gt;http://www.trendsresearch.com&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;„&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Wir  sind das Volk“: Direkte Demokratie -  Verfahren, Verbreitung,  Wirkung, Wilfried Marxer,  &lt;a href="http://http//www.liechtenstein-institut.li/Portals/11/pdf/lib/LIB_24.pdf"&gt;http://http://www.liechtenstein-institut.li/Portals/11/pdf/lib/LIB_24.pdf&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Outcome,  Process &amp;amp; Power in Direct Democracy, Bruno S. Frey, Marcel  Kucher and Alois Stutzer, Institute for Empirical Research in  Economics, University of Zurich, 1999&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="font-weight: normal; margin-bottom: 0cm;"&gt;Deliberative  Democracy, Direct Action, and Animal Advocacy, Stephen D’Arcy,  Ass. Prof., Dept. of Philosophy, Huron University College,   &lt;a href="http://www.criticalanimalstudies.org/wp-content/uploads/2009/09/Deliberative-Democracy-Direct-Action-and-Animal-Advocacy.pdf"&gt;http://www.criticalanimalstudies.org/wp-content/uploads/2009/09/Deliberative-Democracy-Direct-Action-and-Animal-Advocacy.pdf&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Direct  Democracy and Public Choice, Elizabeth Garrett,&lt;/span&gt;  &lt;a href="http://www.law.nyu.edu/ecm_dlv/groups/public/@nyu_law_website__academics__colloquia__law_economics_and_politics/documents/documents/ecm_pro_059688.pdf"&gt;http://www.law.nyu.edu/ecm_dlv/groups/public/@nyu_law_website__academics__colloquia__law_economics_and_politics/documents/documents/ecm_pro_059688.pdf&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Direct Democracy, The  International IDEA Handbook,  &lt;a href="http://www.idea.int/publications/direct_democracy/upload/DDH_inlay_low.pdf"&gt;http://www.idea.int/publications/direct_democracy/upload/DDH_inlay_low.pdf&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Limiting Government through Direct  Democracy, The Case of State Tax and Expenditure Limitations,  Michael J. New, Policy Analysis, No. 420, December 13, 2001,  &lt;a href="http://www.iandrinstitute.org/New%20IRI%20Website%20Info/I&amp;amp;R%20Research%20and%20History/I&amp;amp;R%20Studies/Cato%20-%20Policy%20Report%20on%20Tax%20Limitations%20IRI.pdf"&gt;http://www.iandrinstitute.org/New%20IRI%20Website%20Info/I&amp;amp;R%20Research%20and%20History/I&amp;amp;R%20Studies/Cato%20-%20Policy%20Report%20on%20Tax%20Limitations%20IRI.pdf&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Direct Democracy Works, John G.  Matsusaka, Journal of Economic Perspectives, Vol. 19, Nr. 2, Spring  2005, pp. 185–206&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm;"&gt;PUBLIC OPINION AND DIRECT  DEMOCRACY, Russell J. Dalton, Wilhelm Bürklin, and Andrew Drummond,  &lt;a href="http://www.socsci.uci.edu/%7Erdalton/archive/jod01.pdf"&gt;http://www.socsci.uci.edu/~rdalton/archive/jod01.pdf&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-292685710916287623?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/292685710916287623/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=292685710916287623' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/292685710916287623'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/292685710916287623'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/09/zamani-gelmis-bir-fikir-dogrudan.html' title='ZAMANI GELMİŞ BİR FİKİR: DOĞRUDAN DEMOKRASİ YA DA KİTLELERİN BİLGELİĞİ'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-g_15CvWx3J8/Tnhk4jeKUyI/AAAAAAAAAC0/A1d1Tk3FmBI/s72-c/Image35.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-8410744509977108892</id><published>2011-09-16T18:46:00.001+03:00</published><updated>2011-09-18T23:18:15.142+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dünya politikasına yön verenler'/><title type='text'>DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER  - ROBERT STRAUSZ HUPE</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-LIejh8q51w8/TnNtGx-rRgI/AAAAAAAAACw/4ky5REX1xL4/s1600/Image34.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-LIejh8q51w8/TnNtGx-rRgI/AAAAAAAAACw/4ky5REX1xL4/s1600/Image34.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;‘&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Amerikalıların misyonu milli devletleri gömmek, onların boşta kalmış halklarından daha büyük birlikler oluşturmak ve kendi kudretiyle bu yeni düzene karşı muhtemel sabotajcıları&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt; sindirmektir, çünkü bunların insanlığa çürüyen bir ideoloji ve şiddet dışında sunacakları bir şey yoktur. ‘&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;S. HUPE&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Çocukluk-Gençlik: &lt;/b&gt;1903’te Viyana’da doğdu. İlk-orta eğitimini Avusturya’da gördü. 1923’te ABD’ye geldi.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt; Yaklaşık yarım yüzyıl önce Dışpolitika Araştırma Enstitüsü’nü kurdu (Foreign Policy Research Institute - FPRI). Bu sürede kurumun önemli bir kolu olarak hizmet etti. Çalışma arkadaşları William Yandell Elliott, Henry Kissinger, Zbigniew Brzezinski ve diğerleri idi; hedef ABD Anayasası’nı yıkmaktı. Yarım yüzyıl, Amerika dahil tüm milli devletleri gömecek dünya imparatorluğunun savunucusu oldu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Görevleri: &lt;/b&gt;Yatırımcı bankacı (1927-37); 2. Dünya Savaşı’nda ABD devlet görevlisi olarak savaş sonrası ile ilgili planlama; Pennsylvania Üniversitesi’nde görev (1946-69); 1955’ten itibaren bu üniversitenin Dışpolitika Araştırma Enstitüsü’nde müdürlük; Başkan Nixon’a dışpolitika danışmanlığı; Seylan Büyükelçiliği (1970-72); Belçika büyükelçiliği (1972-74); İsveç Büyükelçiliği (1974-7); NATO’da Amerikan elçisi (1976-77); Türkiye  büyükelçiliği (1981-89)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Faaliyetleri:&lt;/b&gt; İlk dönem Nazi Almanyası’ndaki Rus göçmenler ve buradaki Wall Street yatırımları için arabuluculuk görevlerinden sonra Strausz Hupe, “Jeopolitik” (Geopolitics) adlı eserini yazdı; eser 1942’de yayınlandı. Bu kitapla Isaiah Bowman’dan kariyer sponsorluğu kazandı; bu kişi Strausz Hupe’yi gizli devlet görevlerine soktu; CIA direktörü Allen Dulles’ın çevresi ve İngiliz-Wall Street güç ekseni çevresiyle de tanıştırdı. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bowman Başkan Roosevelt’in savaş sonrası hedeflerine karşı bir jeopolitikçiydi; “The Inquiry” (Soruşturma) adlı bir haberalma servisinde yönetici olarak albay Edward House için çalışıyordu; bu kişi Woodrow Wilson yönetimi kontrolörüydü. Bowman, Walter Lippmann ve diğer sağ kanat, Wells’in Tek Dünya ütopyası destekçileri, İngiliz ütopist ihtilalci fikirlerini ABD politikası içine soktular. Bowman Dışilişkiler Konseyi’nde (Council on Foreign Relations - CFR) üst düzey organizatördü; Wilson’un başkanlığını kullanarak Anayasa’yı ve Amerikan bağımsızlığını baltalamaya çalıştı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;FPRI ve “ORBİS”:  Strausz Hupe FPRI’yi 1950’lerde kurdu; hemen en yakın çalışma arkadaşı William Yandell Elliott’u ve onun “yaratığı” Henry Kissinger’ı FPRI’nin yayın organı Orbis’in yayın kuruluna aldı. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu jeopolitik üç aylık derginin ilk sayısında (1957) Strausz Hupe’nin makalesi “Yarın’ın Dengeleri” (The Balance of Tomorrow), gelecek 50 yıl içinde komünizmin çöküşünü tahmin etti; bundan sonra ABD öncülüğünde yeni bir global imparatorluk doğacak, sonuçta ABD çökecek ve dünya hakimiyeti başka, adı verilmeyen bir ülkeye kayacaktı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Şöyle yazıyordu:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;“&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Gelecek Dünya düzeni Amerikan evrensel imparatorluğu mu olacak? ... Bu olsa olsa ... tarihi bir dönüşümün son aşamasını teşkil edecektir ... Amerikalıların misyonu milli devletleri gömmek, onların boşta kalmış halklarından daha büyük birlikler oluşturmak ve kendi kudretiyle bu yeni düzene karşı muhtemel sabotajcıları sindirmektir, çünkü bunların insanlığa çürüyen bir ideoloji ve şiddet dışında sunacakları bir şey yoktur. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Çok mümkündür ki, bu misyonun tamamlanması Amerika’nın tüm gücünü bitirecek, ve sonra tarihi ağırlık merkezi başka bir millete kayacaktır. Ama bunun çok önemi yoktur... Çünkü gelecek elli yılda gelecek Amerika’nındır. Amerikan imparatorluğu ve insanlık hasımlar olmayacak, daha çok bu ikisi, barış ve mutluluk içindeki evrensel bir düzenin iki ayrı adı olacaktır. ‘Novus orbis terrarum.’ (Yeni dünya düzeni)”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu stratejiyi pratiğe dökmek için Strausz Hupe 1969’da yeni bir kariyere başladı: Diplomatlık; ayrıca Nixon’un baş dışilişkiler danışmanı ve Kissinger’ın “alternatifi” idi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Onun en dikkate değer zamanları Türkiye’de geçirdiği sekiz yıldır. Burada İngiliz Bernard Lewis’in planlarına uygun olarak, yeni bir “Osmanlı imparatorluğu” kurulması, buna paralel Sovyetler içinde ve etrafında Türki unsurların başkaldırması, aynı zamanda “Büyük İsrail”le Türk ittifakı ve bu şekilde İslam dünyasının parçalanması ve ateşe boğulması için uğraştı. Strausz Hupe FPRI’nin yeni direktörü olarak Daniel Pipes’ı kendi elleriyle göreve getirdi; bu kişi radikal bir sağ kanat Siyonist idi; İslam’a karşı sürekli nefret malzemesi üretiyor ve “ele avuca sığmaz müttefik İsrail” senaryosu ile ABD’yi yıkmayı hedefliyordu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;FPRI, bu meyanda, darbecilerin “uygarlıklar çatışması” saldırı merkezi olarak ortaya çıktı. Şimdiki Orbis yayın kurulu üyeleri arasında Ronald Lauder (Ariel Sharon ve Benjamin Netanyahu’nun finansörü), Bernard Lewis, Samuel Huntington, Alexander Haig  (1), neo konservatif (neocon) liderler Midge Dexter ve Martin Peretz, eski Başsavcı Richard Thornburgh, eski CIA direktörü James Woolsey ve Strausz Hupe’nin kendi vardır (Strausz Hupe yazı kaleme alınırken 98 yaşında ve faal hayattan çekilmiş idi).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Yayınlar:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;l Geopolitics: The Struggle for Space and Power, 1942 (Jeopolitik: Toprak ve Güç İçin Savaş) “Jeopolitik” kelimesini Amerikan lugatına getiren eser olarak bilinir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu kitapta Strausz Hupe Nazizmin Amerikan milliyetçi ekonomi  ve dış politikasının ürünü olduğunu şiddetle yalanlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;2. Dünya Savaşı’nın “yeniden toprak paylaşımı için” çıktığını yazar; Britanya İmparatorluğu “dünyada yayılmanın yollarını tıkamıştır.” Ama Naziler buna meydan okumaktadır. Ona göre, tüm iç sosyo-ekonomik sorunları çözmek için “toprak ve daha çok toprak fethine” girişmişlerdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Naziler bu jeopolitik doktrini nereden almışlardır? Strausz Hupe “toprak teorisini milli büyüklük için kaçınılmaz öncül” koyan ilk kişinin Almanya’da doğan Amerikalı iktisatçı Friedrich List olduğunu söyler. Ona göre List, “Henry Clay’in dostu ve Alexander Hamilton’un talebesi olarak hayat alanları (Lebensraum) teorisini ortaya atmıştır.” Burada Strausz Hupe Amerika’nın Hamilton’cu ve Lincoln’cu sistemini Hitlercilik ile birleştirir. İddiasına göre, List Almanya’nın “üretim ve ticaretini korumacı politikalar ve bir Denizcilik Yasası ile geliştireceğine” inanıyordu. Ama, ekonomik gelişme için Kuzey ve Baltık denizlerinden Karadeniz ve Adriyatik’e uzanan geniş ve kolay ulaşımlı bir bölgeye ihtiyacı vardı.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Kitapta Strausz Hupe, Nazi politik stratejisini daha da geriye Monroe doktrinine dayandırır. Ona göre olay bir “uygulamalı coğrafya” sorunu olup, “tarihsel koşullardan çıkarılmış bir hak” değildir. Aslında Başkan Monroe’nun Kongre’ye Doktrini sunuş mesajı Habsburg monarşisinin siyasal sistemine karşıt (Habsburglar Strausz Hupe’nin favorisidir) bir Amerikan sistemi şeklindedir; korumacı gümrük tarifeleri ve devletin yürüteceği ulaşım projeleri teklif eder; Strausz Hupe ise bunlara söver.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Öte yandan “Monroe Doktrini’nin ilk ve tek jepolitik prensipler uygulaması olarak (Hitler’in stratejisti Karl) Haushofer’e ilham verdiğini” yazar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Haushofer’in kendi ise eserinin İngiliz emperyal stratejisti Halford Mackinder’dan mülhem olduğunu iddia eder. Strausz Hupe, Mackinder’ın “parlaklığını” övmekle birlikte, onun Haushofer’in kaynağı olduğunu reddeder. Ve Isaiah Bowman  Strausz Hupe’yi kendi ABD hükümet jeopolitik yuvalanmasına dahil ettikten sonra Bowman ve arkadaşları yaşlı Mackinder’a Dışilişkiler dergisi “Foreign Affairs” in New York Konseyi için Temmuz 1943’te bir makale yazdırırlar. Konu Amerika’nın Sovyetler’le 2. Dünya Savaşı ittifakının koparmasıdır. Mackinder’ın makalesi bunun yerine bir İngiliz amerikan imparatorluğunun gereklerini soralar. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Diğer eserler: &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;l The Balance of Tomorrow (Yarının Dengeleri), 1945,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;lThe Zone of Indifference (İlgisizlik Bölgesi), 1952,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;l International Relations in the Age of the Conflict Between Democracy and Dictatorship (Demokrasi - Diktatörlük Çatışması Çağında Uluslar arası ilişkiler) (1954)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;l Power and Community (İktidar ve Toplum, 1956)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;l The Idea of Colonialism (Sömürgecilik Fikri, 1958)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;l Protracted Conflict (Uzamış Çatışma, ortak yazar olarak, 1959)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;l Forward Strategy for America (Amerika’nın İlerleyen Stratejisi,1961)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;l Building the Atlantic World (Atlantik Dünyasını İnşa Etmek, 1963)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;l In My Time: An Eclectic Autobiography (Benim Zamanım: Eklektik Bir Otobiyografi, 1965). Burada Strausz Hupe Napoleon Bonaparte’a hayatı boyu sürmüş tapmak derecesindeki hayranlığı üzerine uzun uzun söylev verir; Napoleon belki tek gerçek ve orijinal jeopolitikçidir; onun Avrasya “Kalbgahını” (Rusya) fetih arzusu Mackinder ve Haushofer’den öncedir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Strausz Hupe örtük ifadelerle 1. Dünya Savaşı sonrası Almanyası’nda çeşitli faşist gruplarla yaşadığı maceralarını ve Almanya’da 1930’larda Wall Street ve İngiliz bankacılar için çalışmalarını  anlatır. Ama bu kurumların hiçbirinin adını anmaz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ama otobiyografisinde bir kişiden, Gero von Schultze-Gaevernitz’ten bahseder; onun eski arkadaşıdır; 1. Dünya Savaşı’nın akabinde Münih’teki beraberliklerinin ilk günlerinden beri Gaevernitz ilk Nazi eylemcilerinden biridir; öte yandan onun aile bağları New York bankerlerine dek uzanır ki, bu kişiler Hitler’in yükselişini desteklemişlerdir. Almanya’yı 2. Dünya Savaşı yaklaşırken terkeder ve Allen Dulles’ın Nazi liderlerini teslim prosedüründe baş Alman danışman olur.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Burada da Gaevernitz’in çizgisi yine Strausz Hupe’ninkiyle kesişir; o da Dulles’la çalışmaya başlamıştır -Dulles’la işbirliği CIA’den önce de sonra da devam eder. Çeşitli siyasi projeler üzerine çalışırlar; bunların arasında Almanya’da savaş sonrası düzen, ve Özgür Küba Komitesi vardır, bu sonuncu darbeci gruba Lee Harvey Oswald üyedir  (2).&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle Strausz Hupe’nin 1957’deki makalesi, Orbis’in Aralık 1991-Ocak 1992 sayısında tekrar yayınlanır. 1957’deki eseri takdim eden Daniel Pipes, Strausz Hupe’nin komünizmin ölümünü önceden bildiğini ve binyılın sonuna yaklaşılırken ABD’nin yeni bir evrensel imparatorluk kuracağını ve kurmak zorunda OLDUĞUNU söylediğini bildirir. Pipes, yalnız bunun “Batı kültürü ve insanlığın” bekasını sağlayabileceğini de vurgular. Okuyucuya hatırlatmada bulunarak derginin adının (Orbis) “novus orbis terrarum”dan geldiğini söyler; bu strausz Hupe’nin makalesinin son cümlesidir; Latincedeki anlamı “yeni dünya düzeni”dir.  n&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;=================&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1 ) Eski NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı ve Malta Şövalyesi; 1980’de Kenan Evren onun “askerce” sözüne güvenerek Yunanistan’ın NATO’ya dönmesine Türk vetosunu kaldırmış; bunun karşılığında bu askerce söz gereği Yunanistan’ın da Türkiye’nin AET’ye (o zamanki Avrupa Birliği) girmesine güçlük çıkarmamasının sağlanması beklenmişti. Ç.n.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;2 ) Başkan John F. Kennedy’yi öldürmekle suçlanmış ve mahkemeye götürülürken öldürülmüştür. Ç.n.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-8410744509977108892?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/8410744509977108892/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=8410744509977108892' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/8410744509977108892'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/8410744509977108892'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/09/dunya-politikasina-yon-verenler-robert.html' title='DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER  - ROBERT STRAUSZ HUPE'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-LIejh8q51w8/TnNtGx-rRgI/AAAAAAAAACw/4ky5REX1xL4/s72-c/Image34.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-7321579508057433987</id><published>2011-09-16T18:11:00.001+03:00</published><updated>2011-09-18T23:19:32.314+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='israel shamir'/><title type='text'>ŞEYTANİ RESİMLER</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-3PFBuu6yAW4/TnNQRhpNfLI/AAAAAAAAACA/zW3ahIxK_6A/s1600/Image22.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-3PFBuu6yAW4/TnNQRhpNfLI/AAAAAAAAACA/zW3ahIxK_6A/s1600/Image22.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Israel      Şamir&lt;/span&gt;     &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Batı,      Beyrut ve başka şehirlerde elçiliklerinin yakıldığını görmekten      memnun olmadı. "Şu Müslümanlar da bizim mizah anlayışımızı hiç      anlamıyorlar; bizim özgürlük anlayışımızı da,” diye gürledi      Batılı gazeteler. Diğerleri de Danimarka’nın densizliğini      kınadı, ama buna reaksiyonu ölçüsüz buldu. Ama bu patlama      kendiliğinden olmak dışında herşey idi. İyi bir Amerikalı      araştırmacı gazeteci olan Christopher Bollyn Danimarka’nın      “Şeytani resimlerini” ve bunların yayıncısı Flemming Rose’u      araştırdı, ve ne buldu dersiniz: &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Rose hiç de masum bir fikir      özgürlüğü aşığı değildi; uçuk-kaçık İskandinavyalı bir karikatür      kolleksiyoncusu olup, Peygamber resimlerini çıplak manastır      rahibesi resimleri ile yanyana duvara asan biri de değildi. Rose      Neo-con Siyonist kültün bir üyesiydi ve “şeyhi” Daniel Pipes’ı      (*) da daha önce ziyaret etmişti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Buraya      kadar fena değil. Ancak bu habis Rose döküntüsünü “4 ay önce”      yayınlamıştı, ve bu, medyanın da dediği gibi, uzun bir süre idi.      O sıra Müslümanlar onun yaptığını farketmediler bile; zaten çoğu      “Jyllands Pest”i (**) okumuyordu ki. Yaramaz çocuğun yaptıkları      can sıkmayınca daha da azıtması gibi, yedi ülkedeki tam 11      gazete birden bu resimleri yayınlayıverdi. Bu tam bir      gösteriydi: Birçok ülkedeki birçok gazete ardında, birçok şirket      ve birlik ardında biz yine alışıldık düşmanı gördük. Aslında      bize birşeyi anlatmak için yeterince ikna edici bir şovdu bu:      Tek bir irade ve tek bir güç dünya medya imparatorluğunu      yönetir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;İşi Kim      Organize Etti?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Düşman      kim? Kim bu çapta medya kontrolü sağlayabilir? Sandya Jain      önemli bir Hintli gazeteci ve Hint milliyetçisi olarak şunları      yazıyordu: “Karikatürler politize Hıristiyanlığın dinsel      hoşgörüsüzlüğünün kasdi bir eylemidir; işin içinde Avrupa ve      Amerika’nın sosyal, politik ve ekonomik elitleri vardır.”      Hıristiyanlık birçok başka gözlemci tarafından da suçlandı. Ama      emin olun ki, Müslümanları inciten bu kişiler Hıristiyanları      incitmek istediklerinde asla iki kez düşünmezler. “Amen”      posterlerindeki haçın gamalı haça dönüştüğü şu filmi, ya da bir      bardak idrar içindeki çarmıha gerili İsa’yı hatırlayın (bu resim      Talmud’dan mı alınmıştı?). Bunlar bir Brooklyn (Yahudilerin      yoğun olduğu bir New York semti)&amp;nbsp; müzesinden manzaralar. Aslında      Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında dini bir çekemezlik yok.      Ahmed Amr haklı olarak der ki:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;“İslam      ve Hz. Muhammed’in Avrupalı ‘ifade özgürlüğü müdafileri’      tarafından çizilen aşağılayıcı tabloları aslında Müslümanları      dezavantajlı hale düşürüyor. Onlar asla İsa Mesih’i aşağılayarak      öç alamazlar, çünkü ona Hz. Muhammed kadar saygı duyar ve      Allah’ın elçisi kabul ederler. Hz. İsa ya da Hz. Meryem’le alay      etmek enaz Hz. Muhammed’le alay etmek kadar “küfr”dür. Hiçbir      gerçek Müslüman Mesih’in anasını küçük düşürmeyi düşünemez,      çünkü onlar da onun bakire ve mucizevi gebeliğine inanırlar.      İslam geleneğinde Hz. Meryem Cennet’e girecek ilk kadındır. Ve      Müslümanlar Kuran gibi İncil ve Tevrat’a da iman ederler.      Öyleyse Hıristiyanları bırakıp başka yana bakalım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     Batı      medyası aslında Yahudiseverlerin yurdudur. Belki bunu Şaron’un      hastalığı ile ilgili abartılı haber ve resimlerde      farketmişsinizdir; ya da abartılan Yahudi ölümleri ve es geçilen      Filistinli ölümlerinde; ya da “Soykırım” meselesinde, ya da      Yahudilere diğer gerçek ve hayali tüm saldırılarda. Yahudilerin      Müslüman karşıtı duygular yaymakta özel çıkarı vardır, çünkü bu      onların Filistinlileri ezme ve İran’ı halletme planlarına uyar      (İranlılar da bunu hemen anlamış ve tepki olarak soykırım      karikatürleri yayınlamışlardır. Her ikisi de eşit derecede      tatsız; göze göz, dişe diş). Ve şimdi görünüşte “Siyonist      olmayan Dünya Yahudi Kongresi&amp;nbsp; (World Jewish Congress) İran’a      karşı kampanyasını başlattı,” diye bildirmiş İsrail gazetesi      Haaretz okurlarına. AIPAC (American Israelite Public Affairs      Committee) “Şimdi İran’ı Durdurma Zamanı” adında bir konferans      planlıyormuş. Kurt Nimmo karikatürleri “Müslümanları kızdırıp      parlatmak ve böylece Avrupa ve Amerika’da Strauss’çu (***)      neo-con’larca sahneye konan ‘Uygarlıklar Çatışması”na taraftar      toplamak için kasıtlı provokasyon” olarak niteliyor. Hem      Uygarlıklar Çatışması, hem de “Şeytani Resimler” olayı      Beynelmilel Yahudiliğin Ortadoğu stratejileriyle tam uyum      içindedir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border: medium none; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; padding: 0cm 0cm 1pt;"&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="border: medium none; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; padding: 0cm; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;      Bebek Hz. İsa ve Hz. Meryem, Osmanlı minyatürü, Topkapı       Sarayı Müzesi, İstanbul&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Bu      Şeytani Resimler olayındaki Yahudi parmağına açık bir delil      birçok gazete manşetinde çıktı: Dünyanın heryerinde Müslüman      halklar rahatsız olmuşken medya “Filistinlilerin Avrupalılara      saldırıları”ndan bahsediyordu; tıpkı 2001’de “Filistinliler İkiz      Kulelerin çöküşünü alkışladılar” dediği gibi; halbuki küstahlık      ve paranın gücünü simgeleyen bu kulelerin çöküşüne tek sevinen      Filistinliler değildi. İsrail gazetesi Haaretz geçenlerde dedi      ki: “Müslüman basın Şaron ve hahamları rezilane resmediyor;      şimdi kendisi yaptıklarını tatsınlar.” Karikatürlerin ardında      Yahudiseverlerin olduğuna başka bir delil. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Ama      meslekdaşlar bu işin ardındaki büyük planı göremediler.      Karikatürler Müslümanlarla bir savaş tablosuna uyarken, aslında      onlar dünya çapında yürütülen bir “özgürlük saldırısına” tam      uyuyorlar. ABD’den Rusya’ya, İngiltere’den İtalya’ya efendiler      kanunlarının örgülerini sıkılaştırarak özgürlüğü ortadan      kaldırıyorlar. 1968’de “savunmanın savunusu”, “yasaklamak      yasaktır” gibi şeylerden bahsediyorduk; ama şimdi birsürü      yasakla karşıkarşıyayız. Artık sigara içip içmemeyi, ya da      emniyet kemeri bağlamayı ya da rahat oturmayı seçme hakkımız      yok. Bu küçük küçük yasaklar bizim “Büyük Birader”e (George      Orwell’ın “1984” romanına gönderme) boyun eğişimizin işaretleri      aslında. Ve sakın bana bunun kendi iyiliğim için olduğunu      söylemeyin; çünki size kendi sağlığım için çok daha önemli 100      şey sayarım. Örneğin şu borçlar kaldırılsın bir. Eğer yüksek      faizli riskli bir krediyi kabulde özgürsem, emniyet kemeri takıp      takmamakta da özgür olmalıyım. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     Özgürlüklerimiz ciddi şekilde aşınıyor. Kağıt üstünde var onlar,      ama onları kullanamayız. Hayatlarımızın mahvedilmemesini      isteyemeyiz. Birçok öğretmen ve üniversite profesörü kendilerini      işsiz buluyorlar, çünkü “yasak kelimeyi” söylemişlerdir.      “Demokratik” Almanya’da bir Komünist asla öğretmenlik yapamaz.      Dahası sandıkta istediğimizi seçemeyiz: Avusturyalılar Jörg      Haider’i seçtiklerinde vazgeçtiklerini söyleyinceye dek dayak      yediler. Şimdi Filistin Hamas’ı seçti ve onlara kendi vergi      gelirlerinin bloke edildiği ve bu suçlarından tövbe edene dek      bunun verilmeyeceği söylendi (yeri gelmişken: İncil her yedi      yılda bir borç affı öngörür, oysa talmud alacaklının borçluyu      bağlayıp, borcunu affa rağmen ödemek istediğini söyleyinceye dek      dövmesine cevaz verir). Her seferinde, ister ABD’deki uzak      Montana halkı için silahlar ya da Dublin, İrlanda’daki bir      meyhanede sigaralar olsun, bir emniyet kemeri ya da hepimiz için      eşit-özgür oy olsun, kitlesel medyanın devasa fikir yapma      makinası hep yasakları destekledi. Bazan, örneğin Şeytani      Resimlerde olduğu gibi, provokasyona engel olmadı, ama buna      karşı konuşmamıza engel oldu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Medya      makinesinin Yahudi amaçlarına bağlılığından onun petrol      şeyhlerince yönetilmediğini anlamak kolay, ama varsayalım ki      (sonra, neden böyle varsaydık, konuşacağız) Yahudiler ve onların      Yahudisever destekçileri kendi medya imparatorluklarını başka      amaçla kurmuş olsunlar. Eğer siz de (birçok iyi insan gibi)      Yahudileri beraat ettirmek istiyorsanız, Yahudilerin medyayı      antisemitizmle savaş için elde tuttuklarını , oysa şeytan      parababalarının (orj: Mammonitler) aynı mekanizmayı kendi      küresel diktatörlükleri için kullandıklarını varsayabilirsiniz.      Yahudileri “Hobbitt’ler” (****)&amp;nbsp; görüp “Efendilerin Yüzüğünü”      koruduklarını, ama bunların parababalarınca onlardan alındığını      düşünebilirsiniz. Öte yandan Parababaları antisemitizm masalını      uydurup soykırım yaparak Yahudileri kendi yanlarında diğer      insanlara karşı savaştırmış olabilirler. Onlar Yahudileri      doktrine ederek normal insanların onları “yiyeceğine” ve      yalnızca Parababaları iktidarının onları koruyacağına inandırmış      olabilirler. Ama “Üçüncü Güvercin”de yazdığım gibi, ortada      antisemitizm diye birşey yok; cadıların ve Noel Baba’nın da      olmadığı gibi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Medya      makinesi müttefik kaydetmekte eşsizdir; aynı şekilde korku      provoke edilerek kendi halinde Yahudiler de gönüllü kaydedilir.      Medya “homofobi”yi icat etti, böylece homoseksüeller normal      insanlardan korkacak ve Büyük Birader’in korumasına      sığınacaklardı. "Maçoluk” ve “dövülen kadınlar” efsanesini icat      ettiler, böylece kadınlar erkeklerinden korkacak ve      hükmedenlerin sığınma evlerine sığınacaklardı. Sonra “ırkçılık”      icat ettiler, ki her etnik azınlık Büyük Birader’in koruması      altına sığınsın. “Tecavüze uğramış çocuklar”ı icat ettiler;      artık anneler aile babalarından korkuyordu. Bir sürü masal. Bir      “homofobi” yok; kimse kimsenin yatağında ne yaptığıyla      ilgilenmiyor, işi ortalığa dökmedikçe. Erkekler doğal olarak      kadın ve çocuklarını korurlar. Beyazlar siyahların neşesini ve      müziklerini severler, tabii bütün gece çalıp söylemedikleri      sürece. Size söylüyorum: Hepimiz azınlığız, ve hep bir arada biz      insanlarız. Büyük Birader olmadan da kendi aramızda geçinip      gidebiliriz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     Dışarıda korkacak birşey yok. Gençliğimde, Amerikalılar domino      teorisi ile korkutuluyorlardı. Vietnam ve Kamboçya’ya      komünistler hakim olduktan sonra Kaliforniya’ya dek      geleceklerdi; inanmayan beklesin de görsündü. Hiçbirşey olmadı.      Komünizm korkusu trilyonlarca Dolar milli servet tüketti ve      belki ilginç bir sosyal denemeyi yerlebir etti. Galip fare      yenilmiş aslan için hükmünü verdi: Polonya ve Baltık ülkelerinin      inisiyatifiyle Avrupa Parlamenter Asamblesi Konseyi (PACE)      "komünizmin terör ve suçlarını” mahkum etti. Şimdi aynı      mekanizma İslam için kuruluyor. İslam kışkırtıldı ve tepkisi      azgelişmişliğine delil olarak sunuldu. Büyük korku makinesi      Ortadoğu’da da, küçük Yahudi çıkarlarının kıyısında da      durmayacaktır, daha başka amacı var: Bir tank ceviz kıracağı      olarak da kullanılabilir, ama başka amaçla yapılmıştır. Birleşik      ve mükemmel Yahudi medya makinesinin Soykırım masallarıyla      uğraşmaktan öte işleri vardır. Onun asıl işi bizi “Yeni Dünya”ya      (*****) taşımaktır; yeni ruhsuz bir totaliterliğe. Bu uğurda      küçük adımlar büyük amaca giden yolda aşamalardır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Son      aylarda bir seri, ama görünüşte birbiriyle ilgisiz olay oldu.      İngiltere Başbakanı Tony Blair, toplumunu tam kontrole doğru      önemli bir adım attı. İngiltere yeni bir bilgisayar sistemi      kurdu. Bu sistem vasıta trafiği hakkında bilgi topluyor ve      depoluyor. Gizli video kameralara bağlı olarak, Büyük Birader’e      sizi evden işe, işten eşe-dosta, oradan eve gidene dek izleme      imkanı veriyor. Tasarı itirazsız geçti. Sonra sıra İnrternet      Terörü Yasası’na geldi. Yasa polise “terörü destekleyen” web      sitelerini kapama hakkı veriyordu. Lordlar Kamarası tasarıyı      reddetti. Geçen ay aynı meclis bir terör eylemlerini “övme”      yasasını da reddetmişti. Hükümetin, bir “terörist yayının”      “bilerek” ya da “bilmeyerek” dağıtılması ile ilgili getirdiği      yasa teklifi de tadilata uğradı. Ve en iyisi, inatçı Lordlar bir      “dini nefret” yasasını da reddettiler; yasa tamamen Yahudileri      eleştirmeyi yasaklamaya yönelikti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Ve      sonra “Adüvv” (orj.: Adversary = Şeytan) Şeytani Resimleri      yayınlattı. Müslümanları tahmin edilir ve zaten beklenen tepkisi      parlamenterleri hemen bir seri “anti-nefret” yasası çıkarmaya      sevketti. Şüphesiz bu yasalar birkaç milyar Müslüman ve      Hıristiyanın derdine derman olmayacak. Parababalarının sevilen      maskotu Yahudiler daha iyi korunduklarını düşünecek (ve      saldırıya daha açık olacak), ama daha da önemlisi, fikir      özgürlüğü daha büyük bir yara alacak. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Bu      büyük özgürlük Batı'nın Sovyet Doğu’ya tek üstün tarafıydı.      Sovyet rejiminin pek de hoş olmayan yönlerinden biri Ceza      Kanunu’nun 58. maddesi olan meşum “Anti-Sovyet propaganda”      yasası idi. Stalin’in eski günlerinde, cumhuriyet düşmanlarına      sevgi duyduğunu açıklayan kişi ceza görürdü; en civcivli dönemde      bir şaka-espri dahi içeri atılmaya yeterdi. Yasa Brejnev      döneminde toplumsal muhafazakarlığı sağlamak için kullanıldı .      Sovyetlerin son günlerinde 58. maddenin Demokles kılıcı      Gorbaçev’e Sovyetleri yıkan reformları itirazsız yürütme imkanı      verdi. Sovyet döneminin tüm toplumsal birikimleri yok edildi;      Rus sanayi ve petrolü birkaç Yahudi parababasına teslim edildi;      Rus devletinin anahtarları CIA’ye teslim edildi ve ülke çatışan      devletçiklere parçalandı. Bu Gorbaçov-Yeltsin dönüşümünün olması      ancak 58. Madde sayesinde mümkün oldu. Şimdi o geri geliyor.     &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     Birkaçyıl önce bombalı Yahudi karşıtı pankartlar belirdi      Moskova’da Eğer orada bir geçen pankartı indirmek isterse      patlıyordu. Hükümet hemen bir “anti-nefret” yasası çıkardı ve      bak sen! Tüm pankartlar ortadan yokoldu. Bir ay önce bir Moskova      sinagogunda yine şaibeli olaylar oldu ve hükümet hemen bir “anti      aşırılıkçılık” yasasını parlamentoya sevketti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     Böylece, aşırılık, terör ve nefrete karşı savaş örtüsü altında      kalan özgürlükler de gitgide gezegenimizi terkediyor.      "Kennedy’nin Huntington’u” Eugene Rostow 1960’lı yıllarda      komünizm ve kapitalizmin birleşeceğini öngörmüştü; böylece her      ikisinin de iyi yönleri alınacak, devam edecekti. Birleşme şimdi      gerçekten oldu. Bir zamanlar Kızıl Doğu’da tam sosyal güvenlik      vardı, kişisel özgürlükler pahasına da olsa. Batı ise özgürdü,      ama eşitlik ve sosyal güvenlik pahasına. Şimdi birleştiler:      Ruslar parasız eğitim ve sağlık sistemini kaybettiler ve köprü      altında özgürce uyuma hakkı kazandılar. Batı ise kendi Gulag      (Guantanamo, çev.) hapishanelerine&amp;nbsp; siyasi mahkumlarına sahip      oldu. Batı ve Doğu 58. maddeyi, anti-nefret, antiterör,      anti-aşırılıkçılık isimleri altında tekrar yürürlüğe soktu.     &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Dünya      hakimiyeti master planı yavaş yavaş hayata geçiyor. İlk aşamada      eski elitlerle kilisenin gücü kırıldı. Parababaları&amp;nbsp; eliti      demokrasi ve özgürlükleri eski düzene karşı silah olarak      kullandı, ve biz solcular ve Liberaller bunu sevdik. Lordlar      kamarasındaki hayır oyu (gerçi yasa değişerek geçti ise de)      gösteriyor ki, seki sistemin tüm hatalarına karşın kimi pozitif      yönleri vardır. Ama bu dönem kapandı. Şimdi düşman demokrasi ve      özgürlüğe karşı savaşıyor, korku ve (karşı-)ırkçılığı safında      kullanıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     Düşmanın hem sağ hem de sola sızma avantajı vardır; hem büyük      hem muhalif medyaya sızıp dünya çapında iş bitirebilir.      İngiltere’de yenilirse Fransa’da saldırır, Gazze’de provokasyon      çıkarır. Tepkinizden kin ve korku üretebilir. Bu mekanizma      çalışır oldukça korku ve savaş bitmeyecek, çünkü makinenin      ürünleri bunlar. Öte yandan bu, neden güçlü parababalarının      –hepsi Yahudi değil- bu makineyi kullandığını ve desteklediğini      de açıklar. Bu makine korku üretir, ve bunu kendi      diktatörlükleri için kullanmalarını sağlar. Ama eğer      çocuklarımızın bir köleler ve efendiler dünyasında yaşamasını      istemiyorsak bu mücadeleyi kazanmalıyız. Belki Müslüman      hassasiyetleri ya da Yahudi önyargıları sizi ilgilendirmez – ama      özgürlüğümüz tehdit altında. Küresel planda&amp;nbsp; düşünmeliyiz, çünkü      düşman küresel planda davranıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Ve      nefret ve çatışmayı, düşmanın bu iki ana silahını yoketmeliyiz.     &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Notlar:     &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;(*):      Daniel Pipes: Meşum neocon fikir babası. Ortadoğu barışının      İsrail’in bölgeye hakimiyetinden geçeceğini iddia ediyor.      “Parlak fikirleri” nedeniyle Başkan Bush tarafından önemli bir      barış enstitüsünün başına getirildi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     (**):Jyllands “Pest”. Gazetenin asıl adı “Jyllands Posten”.      “Pest” veba demektir; I. Shamir kelime oyunu yapıyor. &lt;/span&gt;     &lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;(***):      Leo Strauss: Neo-con’ların filozofu. Almanya’da eğitim gördü.      Yahudi olmasına rağmen saygın Nazi çevrelerinde bulundu. Daha      sonra Amerika'ya yerleşerek çok tartışmalı eserlerini kaleme      aldı. Çoklarınca Amerika’ya uyarlanmış bir faşizmi savunmakla      eleştirildi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;(****)      Hobbitt’ler ve Efendilerin Yüzüğü: I. Shamir, “Yüzüklerin      Efendisi” filmine gönderme yapıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-7321579508057433987?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/7321579508057433987/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=7321579508057433987' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/7321579508057433987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/7321579508057433987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/09/seytani-resimler.html' title='ŞEYTANİ RESİMLER'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-3PFBuu6yAW4/TnNQRhpNfLI/AAAAAAAAACA/zW3ahIxK_6A/s72-c/Image22.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-1109105009065726631</id><published>2011-09-16T18:09:00.000+03:00</published><updated>2011-09-16T18:09:25.667+03:00</updated><title type='text'>Lasse Wilhelmson - söyleşi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Kye3ZObBdWE/TnNmbvLqpVI/AAAAAAAAACs/zTbfWKg0AqI/s1600/Image33.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-Kye3ZObBdWE/TnNmbvLqpVI/AAAAAAAAACs/zTbfWKg0AqI/s1600/Image33.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-autospace: none;"&gt;     &lt;span lang="SV" style="font-family: Helvetica;"&gt;Lasse Wilhelmson      1941 İsveç doğumlu. Wilhelmson’un ailesinin birkısmı 1880’de      Çar’ın pogromlarından (Rusya’da Yahudi takip ve katliamları,      ç.n.) kaçarak İsveç’e gelmiş. Ailenin birkısmı daha sonra      1960’larda Amerika ve Filistin’e yerleşmiş. Birçok yayınının      yanı sıra "İsrail Demokrasiye Giden Yolu Seçmelidir” makalesi      2003’te, “Alışıldık Sömürgecilik ve Irkayrımından da Beter”      2004’te, “İsveç’te Filistin'le Dayanışma” 2006 da Paletsine      Chronicle adlı dergide ve “Politik Bir Silah Olarak      Antisemitizm” 2005’te MarWen Media’da yayınlandı. Bugün o      kendisini Yahudi kökenden gelme bir İsveçli kabul etmekte ve tüm      ailesi İsveçlileşmiş bulunmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-autospace: none;"&gt;     &lt;span lang="SV" style="font-family: Helvetica;"&gt;&amp;nbsp;(in iso-8859-1)     &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-autospace: none;"&gt;     &lt;span lang="SV" style="font-family: Helvetica;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;b&gt;&lt;span lang="SV"&gt;Aşağıda kendisiyle İsrail’in Lübnan savaşı      ile ilgili yapılan söyleşi yeralmaktadır. &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;b&gt;&lt;span lang="SV"&gt;Soru: İsrail’in Lübnan savaşındaki amaçları      neydi? Sizce İsrail ne yapmak istedi?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;Lasse Wilhelmson: 1982 savaşından sonra      Lübnan'ın ilk işgali Hizbullah’ı doğurdu. Daha sonra 2000’de      işgalciler Hizbullah’ça kovuldu. Hizbullah sabırla popüler bir      siyasi, dini ve sosyal hareket yarattı; Lübnan vatanının etkin      bir gerilla direnişi ile savunulmasını da buna ekledi.      Kendilerinin gerçek vatansever ve antiemperyalist olduklarını      ispatladılar. Askeri ya da siyasi cepheden Hizbullah'ın      karşısına çıkamayan İsrail, bunun yerine Lübnan’ın fizik      altyapısını tahrip ve sivil halkı terörize etti. Lübnan      örneğiyle İsrail Ortadoğu’daki başka ülkelere,&amp;nbsp; eğer “güçlü olan      haklıdır”ı kabul etmezlerse başlarına neler geleceğini göstermek      istiyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;Bu zihniyet, Zeev Jabotinsky’nin temsil ettiği      kesin uzlaşmaz tavrın bir devamı olup, Jabotinsky bunu , 1937’de      yazdığı klasik eseri “The Iron Wall” (Demir Duvar)’da      işlemiştir. Bu döneminin en parlak politik belgelerinden      biridir, ve İsrail devletinin bugünkü politikalarının      acımasızlığının temelinde yatan ırkçı mantığı kavramak isteyen      herkes okumalıdır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;İsrail’in bugün gerçekleştirmeye çalıştığı uzun      vadeli hedefler 1982’de Kudüs’te “Siyonizmin Ortadoğu      Politikası” adıyla formüle edildi. Bunu 1996’daki Neocon belgesi      “A Clean Break” (Kesin Kopuş) izledi ve o zamanki İsrail      başbakanı Benyamin Netenyahu'ya sunuldu. Buradaki amaç İsrail’i      en azından Şeria nehrine dek genişletmektir. Araçlar,      yaratılacak hertürlü kaosla bölgedeki komşu devletleri      parçalamaktır. Ama asıl ütopya, yani Batılı kolonyalizm –      emperyalizm için bir model devlet olmak fikri Siyonizmin      kurucusu Theodor Herzl tarafından 1896’da yazdığı “Yahudi      Devleti” adlı kitabında formüle edilmiştir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;Siyonizm ve Anglo-Amerikan emperyalizminin bu      bileşimi Neocon dış politika projesi PNAC’da (Project for a New      American Century – Yeni Amerikan yüzyılı Projesi) görülür. Be      belge 2000’de Bush yönetimi liderlerine sunuldu. 11 Eylül      2001’deki terör saldırılarından sonra bu Bush yönetiminin yeni      emperyalist doktrini oldu: “Önleyici Savaş ile Terörizmle      Mücadele”, ki bu uluslar arası hukuka aykırıdır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;Benim çıkardığım sonuç, ne Hizbullah, ne de      Hamas'ın İsrail ya da Amerika’nın asıl hedefleri olmadığıdır.      Onların sözde terör örgütlerine karşı mücadelesi sadece bir      bahanedir. Asıl amaç Lübnan'ı yok etmek ve mümkün olduğunca      Filistinliyi Akdeniz'le Şeria nehri arasındaki alandan      kovmaktır. Şimdiye dek hayli başarılı oldular. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;b&gt;&lt;span lang="SV"&gt;Soru: İsrail Suriye ve İran'a saldırabilir      mi? O zaman ne olur?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;LW: İsrail, Yahudi lobisi ve ABD’li Neocon'ların      gündeminde İran’a bir saldırı hep baş sırada yeraldı. Aslında      Bush yönetimi geçen yaz İsrail’e, onları durdurmaya niyeti      olmadığını bildirerek, yeşil ışık yakmıştı. Unutmamalıyız ki,      İsrail Irak'ı daha önce de 1981’de bombalamıştı. İsrail şüphesiz      bu işi kendi için Amerika'nın yapmasını ister, NATO ver AB      işbirliğiyle. Suriye’nin şu sıralar çok tutulan bir siyasi ya da      askeri gücü yok, ve geleneksel savunmacı tavrı ile İsrail'e      kolay yem olur. Dahası şimdi ortada Lübnan gibi bir uyarıcı      örnek de var, ve daha önce de Mısır vardı. Anlaşılan Suriye      şimdilik pasif konumda kalacak ve İsrail’de şimdilik onu      rahatsız etmeyecektir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;Ancak İran’a bir saldırı ciddi siyasi bedeller      de getirir ve bunu kimin ne oranda ödeyeceği Batılı      emperyalistler içinde çekişme&amp;nbsp; konusu. Bugün İran “ete saplanan      diken” ve muhakkak çıkarılmalı. Birçokları 3. Dünya savaşı’nın      başladığını iddia ediyor. Bunun kesin teyidi ise İran’a saldırı      olacaktır. Eğer Hizbullah'ın siyasi ve askeri başarıları,      Hamas’ın siyasi başarısı, Irak ve Afganistan'daki direniş Beyaz      Saray’daki Neocon hakimiyetini zayıflatmaz ve Batılı      emperyalistler arasında artan anlaşmazlıklara sebep olmazlarsa,      bu olacaktır. Öte yandan, bir kaplan yaralandığında çok      tehlikeli olur. Bu emperyalist kağıttan kaplan için de geçerli.      İran’a saldırı bahanesi için yeni bir 11 Eylül tezgahlanırsa      şaşırmayacağım. Böyle bir saldırı ise tüm bölgede devrimci bir      durum doğurabilir – Hizbullah’ın tarihe geçen örneğinde olduğu      gibi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;b&gt;&lt;span lang="SV"&gt;S: İsrail'in Lübnan’daki kitle kıyımları      İsrail karşıtı duyguların yükselmesine sebep oldu. Eğer İsrail      kendi ve vatandaşlarının güvenliğini artırmak istiyorsa neden      düşmanlarını çoğaltıyor?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;LW: İsrail’in cürümleri bu ırk ayrımcı devlet ve      onun Yahudi vatandaşlarına desteği giderek azaltıyorsa buna      şaşmamalı. Ama bu sömürgecilik artığı ergeç ortadan kalkacaktır;      daha önce Güney Afrika rejiminde olduğu gibi. İsrail’in      Yahudilerinin Güney Afrikalı “Afrikaner”lerden (G. Afrika’nın      Felemenk asıllı beyaz toplumu, ç.n.) öğrenecekleri çok şey var:      Artık kendilerini üstün ırka dahil görmemeliler. Ama yine de      tercih kendilerinin ve bu komşularıyla barış içinde yaşamaları      için tek şans. Ne acıdır ki, üstün ırk hayallerinden gözleri      dönmüş bir halde, kendi faydalarının da nerede olduğunu      anlayamıyorlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;b&gt;&lt;span lang="SV"&gt;S: Tüm bu gelişmeler Siyonist olmakla “basit      bir Yahudi olmak” arasındaki çizgiyi giderek belirsizleştiriyor.      Bu hali İsrail’in geleceği için tehlikeli görüyor musunuz?      İsrail toplumunda da bu olaylardan rahatsız birçok kesim var.      Bunlar bu ülkeyi ne zaman daha ilimli ve uzlaşmacı bir yola      sokacaklar?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;LW: Siyonizm bugün, birçok Yahudi topluluğunca      Yahudiliğin hakim anlayışı kabul edilmekte; onlar Siyonizmi      Yahudiliğin dirilişi görmekteler. İsrail’de din ve politika iç      içe geçmiştir. Siyonizmin Yahudiliği yutmasına karşı aktif      olarak direnen Yahudi örgütü Neturei Katra’dır. Mutaassıp Yahudi      olan bu kişiler gösterilerde İsrail bayraklarını yakıyorlar. Ama      siyaseten etkileri marjinal kalmakta. İsrail içi ve dışında      Yahudiler Yahudi devleti ve Siyonist emellerle yollarını      ayırmadıkça, bu pislikten onlar da sorumludur, ve bu onların      felaketi olacak. İsrail “Solu” hareketi ve “barış hareketi” de      Siyonizmin etkisindedir. Onlar da Yahudi devletlerinde, etrafı      duvarlarla çevrili uydurma devletlerindeki Filistinlilerle barış      içinde yaşamak istiyorlar; asıl Filistin’in onda birini onlara      vererek! (ünlem çevirenin). Ve böylelikle çalınan %90 toprak      için uluslararası tanınma istiyorlar. Bu asla barışa giden yol      olamaz. Bence bugünün İsrail’i anayasadan ve sabit sınırlardan      yoksun, gayrimeşru bir varlıktır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;b&gt;&lt;span lang="SV"&gt;S: Bazılarına diyor ki, Nazi rejiminin yıllar      önce Yahudilere yaptıklarını şimdi İsrail Filistinlilere      yapıyor. Bu karşılaştırma sizi üzüyor mu?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;LW: İdeolojik olarak Nazizm, Faşizm ve Siyonizm      arasında büyük benzerlikler vardır. Bundan 2004’teki makalem      “Siyonizm Sömürgecilik ve Irk Ayrımından Daha Fazlasıdır”      (Zionism – More Than Traditional Colonialism and Apartheid)’da      bahsettim. Ve gerçekten de Varşova Gettosu Direnişi ile Gazze      bölgesindeki Filistin direnişi arasında paralellikler      kurabilirsiniz; bu bir insanlık acısı ve aynı zamanda tarih      komedisi! (ünlem çevirenin). İsrail'i bu yolla eleştirmek belki      en doğrusu, çünkü etnik temizlikte Güney Afrika'nın eski ırk      ayrımcı rejimini belki ve insanların hayati koşullarını yok      etmekte Nazi Almanya’sına yaklaştı. Bu karşılaştırmalar İsrail      aleyhine sonuç verir. Bu beni çok üzüyor; İsrail’in      kıyımlarından çeken herkes için üzülüyorum. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;b&gt;&lt;span lang="SV"&gt;S: Kalıcı bir barış için ne yapmalı? İsrail      ne yapmalı? Amerika ne yapmalı? İslam-Arap dünyası ne yapmalı?      Ve arabuluculuk rolüne soyunmak isteyen Türkiye ne yapmalıdır?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;LW: İsrail, tüm vatandaşlarının etnik köken ya      da kimliklerine bakılmaksızın eşit haklar taşıdığı bir devlete      dönüştürülmeli ve Filistinli göçmenlerin eve dönüşlerine izin      verilmelidir. Bu tüm Ortadoğu’daki barışın ve berkli daha da      fazlasının anahtarıdır. İsrail’deki barış dostları      Filistinlilerle birlikte bunun için savaşmalıdır; aynı ANC’nin      (African National Congress, Afrika Milli Kongresi, ezilen      siyahların örgütü, ç.n.) Güney Afrika’da yaptığı gibi. ABD’ye      gelince İsrail’den çok kendi halkına yarayacak politikalar kabul      etmeli ve dünyayı emperyalist savaşlarıyla terörize etmekten      vazgeçmelidir. Arap-İslam dünyasına gelince Hizbullah’ın      övünülecek örneğini çok geç olmadan izlemelidirler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-bottom: 6px; margin-top: 6px;"&gt;     &lt;span lang="SV"&gt;Türkiye NATO’yu terk etmeli ve paktlar dışı      tarafsız bir politika takip etmelidir; bunu İsveç de eskiden      yapıyordu. Eskiden biz (İsveç, ç.n.) Batı dünyası ile (sözde)      Üçüncü Dünya arasında önemli bir köprüydük. İsveç’in bu uluslar      arası rolü, ne yazık ki, Başbakan Olof Palme’nin katlinden sonra      yavaş yavaş&amp;nbsp; yerini ABD’nin fino köpeği olma politikasına      bıraktı. Palme’ninkine benzer bir siyaset şüphesiz Türkiye'nin      aracılık rolüne çok şey katacaktır. Bu bence emperyalist AB’ye      girmeden daha öncelikli olmalıdır; çünkü öbür türlü Türkiye      giderek İslam aleminden tecrit olacaktır. Oysa ancak bu yolla      geniş ve popüler bir birlik oluşturulabilir&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Times New Roman TUR;"&gt;. &lt;/span&gt;     &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-1109105009065726631?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/1109105009065726631/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=1109105009065726631' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/1109105009065726631'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/1109105009065726631'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/09/lasse-wilhelmson-soylesi.html' title='Lasse Wilhelmson - söyleşi'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Kye3ZObBdWE/TnNmbvLqpVI/AAAAAAAAACs/zTbfWKg0AqI/s72-c/Image33.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-8110585017120734584</id><published>2011-09-16T18:02:00.002+03:00</published><updated>2011-09-18T23:21:58.084+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='israel shamir'/><title type='text'>EY OSMANLI GERİ GEL!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-3PFBuu6yAW4/TnNQRhpNfLI/AAAAAAAAACA/zW3ahIxK_6A/s1600/Image22.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-3PFBuu6yAW4/TnNQRhpNfLI/AAAAAAAAACA/zW3ahIxK_6A/s1600/Image22.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Israel      Shamir&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Kermil      Dağı'nda, köyden az büyük Zichron Yaakov adında bir sevimli      kasaba vardır. Şimdi şarapları ve Fransız restoranlarıyla      tanınan bu yer 1. Dünya Savaşı'nda İngiliz yanlısı bir Siyonist      casus şebekesi olan NILI'nin ini idi. Şebeke üyeleri öndegelen      Siyonist göçmenler ve Osmanlı vatandaşı olan bu kişiler      Mısır'daki İngiliz ordusu ile ilişki kurup onlara Türk      kuvvetlerinin konum ve harekat bilgilerini sızdırarak sonuçta      imparatorluğun yenilgisini hazırladılar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;İlişkili oldukları      kişilerden biri Haim Weizman'dı. O, isteksiz İngilizlerden zorla      Balfour Deklarasyonu'nu koparacak ve Yahudi Devleti'nin ilk      cumhurbaşkanı olacaktı. Bugüne dek NILI İsrail'de saygıyla      anıldı. Okul çocukları onun müzesine götürülerek onlara      Yahudilerin ancak Yahudilere sadık olacağı öğretildi; eğer bu      sadak için gerekiyorsa herhangi bir güce ihanet edilebilirdi.&amp;nbsp;     &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Onların      ülkeleri Osmanlıya ihanet için iyi bir nedeni vardı; çünkü eğer      imparatorluk yaşasaydı, ne Yahudi Devleti denen canavar, ne      tecrit duvarı ardına sürülen milyonlarca toprağın yerlisi, ne      aynı derecede ezilmiş ve gecekondulara doldurulmuş göçmen      işçiler ve karşılarında malikaneler içinde birkaç zengin Yahudi      olmayacaktı. aynı şekilde çaresiz bir Irak'a ABD saldırısı ve      sonuçta yüzbinlerce ölü ve acı hiç olmayacaktı, çünkü Irak o      güçlü imparatorluğun parçası olacaktı. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     İmparatorluğun yıkılışından sade Ortadoğu çekmedi. NATO uçakları      asla Belgrad'ı da bombalayamazdı, eğer imparatorluk bizimle      olaydı. Hatta ilk ayrılan eyalet Yunanistan'ın şimdi Euro      tarafından ekonomisi mahvedilmiş ve zengin Kuzeylilerin otelcisi      haline getirilmezdi. Onun da, Rumların, İskenderiye'den      İstanbul'a dek imparatorluğun kalburüstü ahalisi olduğu günleri      özlemek için iyi bir nedeni var. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     İmparatorluk kurucu unsur olan Türklere Avrupa hayrandı ve      onlardan korkuyordu, oysa şimdi onlar da Frankfurt ve Londra'nın      çöpçü-bulaşıkçıları için işlerinde istenmeyen rakipler. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Şimdi      kimi Türk liderler AB'ye girmek hülyalarıyla kendilerini      avuturken, belki de artık imparatorluğu geri getirmeyi düşünmeye      başlamamızın tam sırası. Aslında imparatorluk çok büyük ve      etkisiz olduğundan yıkılmadı: En görkemli zamanlarında bile      Brezilya ya da Rusya'dan küçüktü. O yıkıldı, çünkü toy yerel      elitler zehirli ulusçuluk meyvasından yediler; bunu onlara      Batılı lafazanlık üstadları sunmuştu. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     Avrupa'nın icadı olan ulusçuluk, muhtemelen Ortaçağ'ın kara veba      salgınından daha çok insan öldürdü. Dahası, o imparatorluğa      makul bir seçenek de sunamadı. Oysa orada düzinelerle kavim,      kabile barış içinde birlikte yaşıyordu. Kopan ülkelerin hiçbiri      başarılı bir devlet kuramadı. Ve Batılı yırtıcılar, giderek daha      ve daha da küçük gruplar arasına kavga ekmeye devam ettiler,      şimdi Türkiye ve Irak'taki Kürt hadiselerinde görüldüğü gibi.      Nasır ve Baas Pan-Arabizmi, Bin Ladin İslamcılığı, Ziya Gökalp      ve Halide Edip Pantürkizminin hepsi de Batı'nın ilerleyişini      durduracak güvenilir bir ideoloji oluşturmakta aynı      başarısızlığa uğradılar. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Belki      Batılı kardeşlerin kitabından kendimize bir yaprak ödünç      almalıyız. AB ile Avrupa, bin yıl önce çökmüş Şarlman      imparatorluğunu yeniden kurdu; bizim İmparatorluğumuz ise hala      insanların zihninde, görkemli saraylarda, kalelerde, camilerde      ve kiliselerde dipdiri. Tekrar kurulan imparatorluğumuz tüm      Bizans sonrası kazanımları kucaklamalı: Türkiye'nin,      Ortadoğu'nun, Balkanların, Rusya, Ukrayna ve Orta Asya Türki      cumhuriyetlerinin birlikte parlak bir geleceği var. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     Bizans'ın iki parlak varisi Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları,      yüzlerce yıl birbiriyle savaştılar. ama aynı şey, Batı Roma'nın      varisleri Fransızlar ve Almanlar için de doğru. Eğer Batının      ezeli düşmanları birleşiyorsa bu niye Doğu'da da olmasın?&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Bu yaz      Rusya ve Ukrayna'yı gezdiğimde, Ruslar ve Türkler (ya da Rus      tabiriyle Tatarlar arasında çok benzerlik gördüm. "Bir Rusu      hamamda keseleyin, altından Türk çıkar," Churchill'in purosundan      derin bir duman çekerken söylediği söz. "Tersi de doğru," der      büyük Rus tarihçisi ve Rus Doğuculuğunun babası Leon Gumilev.      Gerçekten Rusya Müslüman Türkler ve Ortodoks Slavların ortak      ülkesi olarak doğdu. Gumilev Batılı "Tatar (Türk) boyunduruğu"      efsanesini yıktı ve Moskova devletini Cengiz evladı      Altınordu'nun varisi ilan etti. "Rusya cesur Türklerle birliği      sayesinde yenilmezdir," diyen Gumilev, Batı'yı Rus kimliğine en      büyük tehdit gördü. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Milli      Bolşevik lider ve ünlü yazar Edward Limonov geçenlerde yazdığı      yazıda Rusya için "Alman kaplamalı Türkiye" dedi. Ruslar halen      "şarovari"yi (şalvar) çok sever, ki aynısı Anadolu köylüsü ve      eski Osmanlının giyimidir. Aynı Türkler gibi çömelir, bağdaş      kurarlar der Limonov. Rusların Türklere bu yakınlık hissi      Avrupa'nın Türk kuşkusundan çok farklıdır. Sinemada da bunun      etkisi görülür: Yeni Rus süper prodüksiyonu "Türk Gambiti"      Plevne'deki Rus-Türk savaşını, Hollywood'un (Amerikan      düşmanlarına, ç.n.) takındığı ırkçı tavırdan çok farklı sergiler      ve Gazi Osman Paşa'yı bir kahraman olarak gösterir. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     Türk-Slav beraberliği çok gerilere gider. Ukrayna'nın kuzeyinde      eski Rus prensliklerinin başkentleri Novgorod, Çernigov ve      Kiev'i ziyaret ettim. Bu şehirlerin Rus beyleri Türk      prensesleriyle, steplerin kızlarıyla evlenmişler ve Türk      savaşçıları, onların saray heyetlerinin hep bir parçası olmuş.      12. y.y.dan kalma bir Rus destanında Novgorod Prensi İgor Türk      steplerine akın yapar, ama yenilgiye uğrar. Onu esir eden Konçak      Han, onu kızıyla evlendirir ve Novgorod'a dönerler. Rus      soylularının önemli bölümü hala Türk adları taşır, "Lolita"nın      yazarı Nabokov ya da 2. Nikola zamanının en zengin prensi      Yussupov gibi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Son      çıkan kitabı "Avrasya Senfonisi"nde St. Petersburg'lu yazar van      Zaichik küremizin bu bölümü için farklı bir kurgusal tarih      yazar: Eğer Türk Altınordu İmparatorluğu'nun hakanı bilge Sertak      Han (Aziz Aleksandr Nevski onun arkadaşıdır) kendisine      düzenlenen suikastten kurtulsa ve Ruslarla Türkler müreffeh bir      devlette birlikte yaşamaya devam etselerdi ne olurdu? Van      Zaichik devam eden imparatorluğa "Ordus" (orj: Hordus) der.      "Ordus", "Ordu" ve "Rus" kelimelerinin bir bileşenidir.      Avrasya'nın çok daha geniş bölgelerine yayılmıştır. Hordus'ta      modernlik gelenek ve dinle buluşur; aile kurumu ayaktadır;      tektük zengin kapitalistler varsa da sınırsız servet birikimi      hoşgörülmez. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     "İşbirliği (imece) yapıyor, bencilliğimize engel oluyoruz",      Ordus'un sloganıdır; bu Doğu'nun modelidir. Camiler ve kiliseler      çok sayıdadır; vatandaşlar ise birlik içinde yaşar. Bu farklı      dünya seçeneği Ruslar için o kadar çekici olmuştur ki,      caddelerde, tamponlarında "Xochu v Hordus" ("Ordus'ta yaşamak      istiyorum") yazan kaç araba gördüm. Bu arada Ordus'un bir de      Kudüs "vilayet"i (orijinal kelime, ç.n.) vardır. Hitler      Almanyası'ndan kaçan birçok Yahudi buraya sığınır (evet bu      farklı dünyada da Hitler Almanyası vardır), ama burada yerli      halkla eşit vatandaşlar olarak yaşarlar. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Yeni ve      parlak Rus tarihçisi Fomenko "heretik" bir tarih seçeneği sunar      : Onun dünyasında bir büyük devlet ya da "İmparatorluk" hep      vardır ve Boğaz kıyısındaki şehir onun doğal başkentidir.      Geçmişte böyle olsun ya da olmasın, gelecekte böyledir. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;     Avrasya'da hakimiyet kavgaları vermek yerine Türkler, Slavlar,      Araplar (ve küçük komşuları) güçlerini birleştirebilir,      Konstantiniye'yi&amp;nbsp; (İstanbul bu ismin farklı okunuşudur) ortak      başkent ve imparatorluk hükümeti payitahtı yapabilir.      Konstantiniye bizim Brüksel, New York ve Pekin'e cevabımız      olabilir. Yüzyıllar sürmüş hakimiyet kavgaları Avrasya'da nice      savaşlar çıkarmış iken, birlik tüm istekleri tatmin edebilir:      Ruslar da Türkleri oradan çıkarmadan İstanbul'u başkent      edinebilirler; Türkler ise Kırım ya da Taşkent'le komşu olur,      Yakutistan'ın uzak elmas madenleri ve Pravoslav Türklerinin      diyarları, tek bir Rusla savaşmadan elde edilir. Ortadoğu birkez      daha, hep ait olduğu Avrasya'ya dahil edilir; Washington'dan,      Londra'dan, Brüksel'den gelecek emirlere boyun eğmez. Çok uzak      bir yer olmaktan çıkan Türkiye Bağdat'la Kiev'den, Belgrat ve      Kahire'den, Vladivostok ve Ankara'dan gelenlerin buluşma yeri      olur. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Bir kez      daha çift başlı kartalı Doğu uygarlığımızın, Ortodoks ve      Müslümanların birliğinin sembolü olarak yükseltelim,      hükümdarımıza iki ünvanı, İslam halifesi ve Ortodoksların      imparatoru sıfatını verelim, küçük milliyetçilikleri geçmişe      gömelim ve tarihte yepyeni bir çağ başlatalım. Bu Doğu Milletler      Topluluğu (Commonwealth), Doğu Roma'nın, Bizans'ın Rus ve      Osmanlı imparatorluklarının bu varisi devasa maddi ve manevi      kaynaklara hakim olacak, bir süpergüç olacak, Birleşik Avrupa,      ABD ve Çin'in karşısına çıkacaktır. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Bu      Milletler Topluluğu hem manevi hem maddi amaçlarla      birleşecektir. Doğu ve Batı metafizik temellerde bölünmüştür.      Batıda Mammon (Para Tanrısı) galip gelmiştir. Batı iştaha      korkunç bir imanı, bireyci başarıya dizginlenemez hırsı,      alabildiğince tüketme hak hatta görevini kabul etmiştir.      Dayanışmaya, "insanın mutlak özgürlüğü" adı altında egoizmi      tercih etmiştir. O kadını erkeğe benzetmeye çalışarak yoketmiş,      erkeği kadınla rekabete sokup yoketmiştir. Tanrı'yı      reddetmiştir, kiliseleri bomboştur, şehirleri iş merkezlerinin      etrafına kuruludur; bizimkiler ise bilgi, sanat ve duanın      etrafına kurulu. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Doğu      daha Hıristiyan kalmıştır; bence İslam Ortodoks      Hıristiyanlıktan, Jean Calvin'in Kalvinist Protestanlığının      olduğundan daha uzak değildir. Doğu Mammon'u reddeder, çünki biz      Tanrı'ya inanırız; bizce manevi ihtiyaçlar maddeden önce gelir,      hiçbirimiz Hz. İsa'yı reddetmeyiz. Kadınlara saygı gösteririz,      çünkü Hz. Meryem'i reddetmeyiz. Doğu hala tabiatı sever,      ahlaksız zenginliği kötüler, emeğe saygı duyar, uyumu başarının      üstünde tutar. Adam gibi erkekleri ve hanım gibi kadınları      severiz, çünkü gelenek ve aileye saygılıyız. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Batı      göçebe bir uygarlık düşler; burası aile ve topraktan kopuk      atomize bireylerin bir açık toplumudur. Doğu illetler      Topluluğu'nda biz başka yönde ilerleyeceğiz. Göçü zorlaştırıp      sermaye hareketini teşvik edeceğiz. Özerklik taraftarıyız; çünkü      özerk iradeler kendi yerel ihtiyaç ve isteklerini daha iyi      bilirler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Batı      özel mülkiyetin kutsallığını savundu. Biz de o küçük iken ona      saygılıyız, ama aşırısını reddediyoruz. Biz süper zenginlere      ağır vergi koyacağız, gerekirse malını millileştirecek, şirin      bir Anadolu ya da Sibirya köyüne yeniden eğitime göndereceğiz.      Milli kaynaklar özeleştirilmeyecek, yabancılara toprak satışı      yasaklanacak, köylüler toprağından edilmeyecek. Kenti değil köyü      teşvik edeceğiz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Batı      özel hayatın her alanına müdahale ederken biz Doğu'nun kadim      özgürlüklerini savunacağız. Komşularımıza çok iyi dost olacağız;      ama bunu istemezlerse de yaman düşman olacağız. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" class="MsoNormal" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 6px; margin-top: 6px; text-indent: 30px;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: small;"&gt;Bu      hayal, Avrupalı Kuzey Amerikalı ve Çinli süpergüçlerin      vatanlarımızı sömürgeleştirmesine karşı tek çıkış yoludur. Yoksa      sömürgeleşme devam eder. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-8110585017120734584?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/8110585017120734584/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=8110585017120734584' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/8110585017120734584'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/8110585017120734584'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/09/ey-osmanli-geri-gel.html' title='EY OSMANLI GERİ GEL!'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-3PFBuu6yAW4/TnNQRhpNfLI/AAAAAAAAACA/zW3ahIxK_6A/s72-c/Image22.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-3390902676984787843</id><published>2011-09-16T17:52:00.002+03:00</published><updated>2011-09-18T23:23:33.224+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dünya politikasına yön verenler'/><title type='text'>Dünya Siyasetine Yön Verenler -  Bernard LEWIS</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-gGZEILU1mwY/TnNicXjVE3I/AAAAAAAAACo/URquoiGcjuo/s1600/Image32.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-gGZEILU1mwY/TnNicXjVE3I/AAAAAAAAACo/URquoiGcjuo/s1600/Image32.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Doğumu:&lt;/b&gt; 1916, Londra &lt;b&gt;Eğitimi:&lt;/b&gt; Şark ve Afrika Araştırmaları Okulu, &lt;b&gt;Londra&lt;/b&gt; Üniversitesi'nden    (School of Oriental and African Studies, London University) B.A. ve Ph.D. dereceleri&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Kariyeri:&lt;/b&gt; Londra Üniversitesi'nde İslam araştırmaları profesörü (1938-74),    İngiliz Askeri İstihbaratı'nda görev (1940-45), Princeton Üniversitesi'nde İslam    araştırmaları profesörü (1974-86), Princeton Üniversitesi'nde ordinaryüs profesör    (1986 - bugün).&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;İngiliz oligarşisinin öndegelen &lt;b&gt;oryantalisti&lt;/b&gt;, "&lt;i&gt;kriz hilali&lt;/i&gt;"    ve "&lt;i&gt;uygarlıklar çatışması&lt;/i&gt;" jeopolitik doktrinlerinin &lt;b&gt;babasıdır&lt;/b&gt;;    tezlerini Zbigniew Brzezinski ve Samuel P. Huntington &lt;b&gt;pazarlar&lt;/b&gt;. &lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;1974'te    ABD'ye&lt;/b&gt; geçtiğinden beri brzezinski ve Huntington'un fikir babaları olup,    böylece ABD'yi Orta Asya'daki &lt;b&gt;İngiliz "Büyük Oyunu" &lt;/b&gt;içine çekmiştir.    &lt;b&gt;Richard Perle&lt;/b&gt; ile bağları da 1970'lerde ABD'ye ilk ayak bastığı günlere    dek geri gider; o sıra Washington'a, ABD senatörleri için siyasi danışmanlık    göreviyle getirilmiş ve Perle'in evinde kalmıştır. Perle'in uzun süredir bir&lt;b&gt;    İsrail ajanı&lt;/b&gt; olduğu şüphesi bir yana, onun ismi de o dönem savunma bakanı    Caspar Weinberger'e sunulan "X Komitesi" üyeleri listesinde yer almıştır.    Bu komite 1985'te İsrail hesabına ABD'de casusluk yapan Jonathan Jay Pollard'ın    üstleri idi. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Hem Brzezinski'nin Carter dönemi "kriz hilali" politikası, ve daha    sonra Huntington'un "uygarlıklar çatışması" dogması Lewis'in ürünü    olup; uzun vadeli İngiliz "Büyük Oyunu"nun yeni parçalarıdır. &lt;b&gt;Carter&lt;/b&gt;    yönetiminin İran Körfezi, Afganistan ve SSCB güney sınırı politikasının tümü    Lewis'ce planlandı. Carter yönetiminin İran şahının devrilmesine ve Ayetullah    Humeyni'nin Tahran'da iktidarı almasına yardımı, o sıralar Ortadoğu'nun Balkanlaştırılması    ile ilgili "Bernard Lewis" planının kilit unsurlarıydı. Aslında, son    25 yıldır Ortadoğu'ya ve Orta Asya'ya yönelik her felaketli Amerikan politikasının    arkasında Lewis etkisini bulabiliriz. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Lewis, eğitimini Londra Şark ve Afrika araştırmaları Okulu'nda gördü; burası    daha önceleri &lt;b&gt;Koloni Bakanlığı&lt;/b&gt; olarak bilinirdi. &lt;b&gt;İngiliz Doğu Hindistan    Şirketi dosya arşivi&lt;/b&gt; burada olup, burası gene İngiliz Dışişleri Bakanlığı    ve İngiliz haberalma servisinin yarıresmi &lt;b&gt;eğitim&lt;/b&gt; yeridir. 1938'de Ph.D.    derecesini aldıktan kısa süre sonra Lewis fakültede hoca olmuş ve Londra Üniversitesi'nde    1974'te Princeton'a gidene dek devam etmiştir. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;1940-45'ten itibaren Lewis &lt;b&gt;İngiliz askeri İstihbaratında&lt;/b&gt; görev almış,    ayrıca İngiliz Dışişleri "&lt;b&gt;Arap Bürosu&lt;/b&gt;"nda da rotasyon yapmıştır.    Lewis, bu güne dek, savaş zamanı faaliyetleri hakkında ketum durmuş, sadece    kendini "&lt;b&gt;diğer şekilde görevli&lt;/b&gt;" diye nitelemiştir. Öte yandan    onun İngiliz &lt;b&gt;Yuvarlak Masa örgütü &lt;/b&gt;ve monarşi istihbarat servisleri ile    bağları aşikardır. Kariyeri boyunca, Lewis'in ana eserlerinin çoğu &lt;b&gt;Kraliyet    Uluslar arası ilişkiler Enstitüsü&lt;/b&gt; (&lt;i&gt;Royal ınstitute of International Affairs    - Chatham House&lt;/i&gt;) tarafından yayınlanmıştır. Burası İngiliz oligarşisinin    en önemli politik kurumlarındandır. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Lewis'in Anglo-Amerikan Ortadoğu politikalarına ilk çok bilinen müdahalesi    &lt;b&gt;1961&lt;/b&gt;'de yayınladığı "&lt;b&gt;Modern Türkiye'nin Doğuşu&lt;/b&gt;" kitabıyladır.    Bu kitapta Mustafa Kemal Atatürk'ün milli devlet kurma geleneğini eleştirerek    Osmanlı Devleti'nin canlandırılmasını istemiştir; amaç onu bir İngiliz koçbaşı    olarak Sovyetler Birliği'nin güney sınırı boyunca karşıya sürmektir. Lewis "Türk"    milleti teriminin bir 19. y.y. Avrupa icadı olduğunu ileri sürmüş ve modern    Türkiye'nin üzerinde oturduğu coğrafya halklarının kendilerini her zaman İslam'a    ve Osmanlı sultanlarının saltanat geleneğine nispet ettiklerini söylemiştir;    ona göre onların bu silsilesi doğruca Hz. Muhammed'e dek geri gider (1 ). &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;1967'de Lewis "&lt;b&gt;Haşhaşiler: İslam'da Bir Radikal Mezhep&lt;/b&gt;"i yazdı;    haşhaş içen bu topluluğun kültünü İslam'da meşru bir gelenek olarak ilan etti.    Kitap Royal Institute of International Affairs tarafından yayınlandı. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;ABD'ye geçişiyle Princeton Üniversitesi'nde tarih profesörü ve Princeton İleri    Araştırmalar Merkezi üyesi olarak (Princeton Center for Advanced Studies - Oxford    üniversitesi All Souls College örnek alınarak kurulmuş bir kurumdur) Lewis,    gün yüzüne çıktı ve birbirine izleyen ABD yönetimlerinin &lt;b&gt;danışmanı &lt;/b&gt;olarak    çalışmaya başladı. Gelişi Lübnan iç savaşına denk düştü, bu modeli daha sonra    tüm Arap dünyası için önerecekti (&lt;i&gt;"Lübnanlaşma"&lt;/i&gt; teorisi). Lübnan    iç savaşı ABD ulusal Güvenlik danışmanı ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger    tarafından teşvik edilmiştir; bu Ortadoğu'da sürekli istikrarsızlık yaratmak    şeklindeki jeopolitik planların bir parçasıdır. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Kriz Hilali&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Jimmy Carter, Kasım 1976'da başkan seçildiğinde Carter'ın "denetçisi"    ve ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, Lewis'i &lt;b&gt;perde arkas&lt;/b&gt;ı    stratejik danışmanlığa getirdi. Lewis'in İngiliz istihbaratının icadı &lt;b&gt;Müslüman    Kardeşleri&lt;/b&gt; Sovyetlerin güney komşusu tüm ülkelerde teşvik planı meşhur tabiriyle    "&lt;b&gt;kriz hilali" ve "Bernard Lewis" planı &lt;/b&gt;olarak bilindi.    Lewis'in plan şeması "&lt;i&gt;Time&lt;/i&gt;" dergisinin &lt;b&gt;15 Ocak 1979&lt;/b&gt;    nüshasının kapak konusu olarak yayınlandı; kapak "&lt;b&gt;Kriz Hilali: İran    ve Giderek istikrarsızlaşan Bölge&lt;/b&gt;" idi. Başmakale Zbigniew Brzezinski'den    bir alıntı ile başlıyordu: "&lt;i&gt;Bir kriz gemisi Hint Okyanusu kıyıları boyunca    seyrediyor; bu bölgenin kırılgan sosyal ve politik yapıları ve bizim için hayati    önemi var. Dağılması bizi tehdit eder. Ortaya çıkacak politik kaos bizim değerlerimize    düşman ve hasımlarımıza dost unsurlarca doldurulabilir.&lt;/i&gt;"&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Oysa, &lt;i&gt;Time&lt;/i&gt; yayını açıkça Brzezinski'nin, Lewis'in ve diğer "kriz    hilali" taraftarlarının gelen kaosu kendi jeopolitik avantajları için kullanmak    istediklerini yeterince açık ediyordu: "&lt;i&gt;Uzun vadede&lt;/i&gt;," diyordu    Time yazarları, "&lt;i&gt;bu hilalde yaratılan kimyada Batı için fırsat hedefleri    bile ortaya çıkabilir. İslam şüphesiz sosyalizmle uyumludur; ama tanrıtanımaz    komünizme düşmandır. Sovyetler halen dünyanın en büyük beşinci müslüman halkını    barındırır. 2000 yılında sınır cumhuriyetlerdeki müslüman nüfus Rusya'nın hakim    Slav unsurunu geçecektir. Rusya'nın güney sınırındaki İslami demokrasilerden    mutaassıp bir Kurani dindarlık sınırı aşarak bu siyaseten bastırılmış ,Sovyet    cumhuriyetlerine sızabilir, Kremlin için problemler çıkarabilir... Çözüm ne    olursa olsun, ABD için Kissinger'ın tabiriyle "jeopolitik anı" yakalamak    gereği vardır. İşte herşeyden çok bu kriz hilalinde düzenin tesisi için yardımcı    olacaktır."&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;Time&lt;/i&gt;'ın bu nüshasının yayınından sonra birkaç ay geçmeden, ve Sovyetler    Afganistan'ı istilaya başlamadan 6 ay ÖNCE, Başkan Carter, Brzezinski'ce hazırlanmış    bir gizli emir imzalayarak &lt;b&gt;Afgan mücahitlerine &lt;/b&gt;gizli yardım başlattı.    Lewis'in "Büyük Oyun" şeması, İslam dünyasının Sovyetlere komşu ve    içindeki büyük bölümünde kaos çıkarmak amacıyla yürümeye başlamıştı. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Uygarlıklar Çatışması&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;1990&lt;/b&gt; Eylül'ünde Lewis yeni Anglo-Amerikan jeopolitik inisiyatifini "&lt;b&gt;uygarlıklar    çatışması"&lt;/b&gt; olarak açıkladı. Onun, yeni bir din savaşları çağını ilanı    "&lt;i&gt;Atlantic Monthly&lt;/i&gt;" sayfalarında "&lt;b&gt;Müslüman Öfkenin Temelleri&lt;/b&gt;"    (The Roots of Muslim Rage) başlığı ile yayınlandı. Daha Huntington'un ünlü makalesinin    &lt;i&gt;Foreign Affairs&lt;/i&gt;'te yayınlanmasına &lt;b&gt;üç yıl&lt;/b&gt; vardı (Huntington bu    terimi Lewis'den alıntılar). Lewis, "&lt;i&gt;İslam'ın, diğer dinler gibi, ...    kimi dönemlerinde takipçilerinin kalbini nefret ve şiddet ile doldurduğunu"    &lt;/i&gt;ilan ediyordu&lt;i&gt;; "bizim talihsizliğimiz o ki, ... şimdi İslam dünyasının    birkısmı o dönemden geçiyor ve bu kinin ... çoğu bize dönük."&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Lewis, "Hıristiyanlık" ve "İslam Mabedinin" &lt;b&gt;14 yüzyıldır    sürekli bir savaş halinde &lt;/b&gt;olduğu &lt;b&gt;yalanını&lt;/b&gt; söylüyor, ve, son 300 yıldır    İslam'ın kuşatma altında olduğunu "&lt;i&gt;bunun sebebinin yabancı fikirlerin,    kanunların ve hayat tarzlarının istilası olduğunu"&lt;/i&gt; bildiriyordu; "&lt;i&gt;bu    yabancı, imansız ve uzlaşılmaz güçlerin İslam'ın egemenliğini yıkmasına, toplumunu    parçalamasına ve son olarak madenin mahremine el uzatmasına karşı nefret patlaması    kaçınılmazdır. Şu da tabiidir ki, bu nefret öncelikle bin yıllık düşmana dönük    olacak ve gücünü kadim inançlar ve bağlılıklardan alacaktır."&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Yazısının "Uygarlıklar Çatışması" altbaşlıklı bir bölümünde Lewis,    İslami fundamentalizmde bir şahlanmanın büyük bir çatışmaya gideceğini ve &lt;b&gt;ABD&lt;/b&gt;'nin    "&lt;i&gt;bu serbest kalan nefret ve öfkenin hedefi olacağını&lt;/i&gt;" bildiriyordu.    "&lt;i&gt;Şurası artık açıktır ki,&lt;/i&gt;" diye sözünü bağlıyordu, "&lt;i&gt;karşılaştığımız    hal ve hareket bunun muhatabı devletlerin gündem ve politikalarını çok aşmıştır.    Artık olan bir uygarlıklar çatışmasından başka bir şey değildir - belki irrasyonel    ama tarihi bir reaksiyon kadim bir hasımdan bizim Yahudi-Hıristiyan geleneğimize,    laik çağımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılmasına karşı gelmektedir.&lt;/i&gt;"    Çatışmanın kaçınılmaz olduğunu ilandan sonra Lewis kendi sevincini örtmeye çalışarak    uyarır: "&lt;i&gt;Bu sırada biz her iki tarafa da çok dikkat ederek yeni bir    dini savaşlar döneminin patlamasına engel olmalıyız; bunlar farklılıkların aşırı    götürülmesinden ve eski çekişmelerin canlanmasından patlayabilir."&lt;/i&gt;    Lewis'in unuttuğu ise, bu "kriz hilali" jeopolitik şemasının temelinin    onun tabiriyle "&lt;b&gt;militan İslami fundamentalist"&lt;/b&gt; canlanma olduğudur,    ki bunun temel etkeni 1920'lerde İngiliz istihbaratınca sahneye sürülen Müslüman    Kardeşler'dir. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;"Lübnanlaşma"&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;1992&lt;/b&gt;'de, Körfez Savaşı ertesi Lewis, &lt;b&gt;CFR&lt;/b&gt; (Council on Foreign    Relations) yayın organı &lt;i&gt;Foreign Affairs&lt;/i&gt;'te, Ortadoğu'da milli devlet    döneminin "&lt;b&gt;rezil sonunu"&lt;/b&gt; (tırnaklar çevirenin) kutlar; artık    tüm bölge uzun bir "&lt;b&gt;Lübnanlaşma"&lt;/b&gt; sürecine girecek; kardeş kavgası,    dar alanda şiddet ve kaos hakim olacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;"&lt;i&gt;Pan-Arabizmin sönüşü"&lt;/i&gt; diye yazar, "&lt;i&gt;İslami fundamentalizmi    en çekici alternatif olarak, idarecilerinin beceriksiz istibdadına ve onlara    dışarıdan yutturulan müflis ideolojilere karşı daha iyi, daha gerçek ve daha    ümitvar bir şey arayanların gözünde yükseltecektir.&lt;/i&gt;" İslamcılar "&lt;i&gt;devlet    kontrolü dışında bir şebeke kurmuş olup, ... rejim zorbalaştıkça bu fundamentalistlere    karşıtlarını bertaraf için daha büyük güç verecektir."&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Tüm bölgenin, &lt;b&gt;İsrail hariç&lt;/b&gt;, "Lübnanlaşması" tahminini bağlarken    der ki: "&lt;i&gt;Ortadoğu devletlerinin çoğu ... yakın geçmişin suni yapıları    olup böyle bir sürece dayanıksızdırlar. Eğer merkezi güç yeterince zayıflarsa,    gerçek bir sivil toplum, gerçek bir milli kimlik bağı olmadığından ya da milli    devlete herşeyin üstünde bir bağlılık olmadığından düzeni ayakta tutmak mümkün    olmaz. Devlet parçalanır - Lübnan'da olduğu gibi - yerini kavgacı, çatışmacı,    saldırgan mezhepler, kabileler, bölgecikler ve partiler kaosu alır." &lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;1998&lt;/b&gt;'de &lt;b&gt;Usame bin Ladin&lt;/b&gt;'e, &lt;i&gt;Foreign Affairs&lt;/i&gt;'in Kasım/Aralık    sayısındaki yazısıyla &lt;b&gt;şöhret&lt;/b&gt; sağlayan Lewis'in kendisidir; onu "akkoyunların"    arasındaki bu Suudi "kara koyununu" militan İslam'ın ciddi bir destekçisi    ilan etti. Lewis'in sanat eseri, "&lt;b&gt;Öldürme İzni: Usame bin Ladin'in Cihat    İlanı&lt;/b&gt;"nda (Licence to Kill: Osama bin Laden's Declaration of Jihad)    bin Ladin'e &lt;b&gt;övgüler&lt;/b&gt; yağdırdı, onun "&lt;b&gt;Yahudiler ve Haçlılara karşı    Cihat İlanını&lt;/b&gt;" "muhteşem bir belagat ve Arap şiir ve edebiyat    şaheseri" olarak selamladı; "&lt;i&gt;bu eser, Batılıların bilmediği bir    tarihi geçmişe atıf yapıyor."&lt;/i&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Siyonist Bağlantı&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Usame bin Ladin &lt;b&gt;cihat &lt;/b&gt;çağrısını &lt;b&gt;23 Şubat 1998&lt;/b&gt;'de yayınladı; Tanzanya    ve Kenya'daki ABD elçiliklerine bomba yüklü kamyonlar girmeden 6 ay önce. Ertesi    günü, Bernard Lewis'in imzası, herkesin elinde dolaşan bir "&lt;b&gt;Başkan Clinton'a    Açık Mektup&lt;/b&gt;"ta görüldü; bu mektup pek bilinmeyen "&lt;b&gt;Körfezde    Barış ve Güvenlik Komitesi"&lt;/b&gt; adlı biryerden geliyor ve ABD hükümetinin    tüm desteğini &lt;b&gt;Saddam Hüseyin&lt;/b&gt;'i devirecek bir askeri sefere vermesi talep    ediliyordu. Açık Mektup, Irak'ın halı bombardımanına tabi tutulması, ve ABD'nin    derhal ve ciddi bir mali ve askeri yardımı, Amerikan - İngiliz istihbaratının    kurduğu bir başka kokuşmuş ve beceriksiz "Contra" çetesi olan, &lt;b&gt;Irak    Milli Kongresi'&lt;/b&gt;ne sunması çağrısını yapıyordu. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Bernard Lewis'in yanısıra Açık Mektup, eski Demokrat Parti New York milletvekili    &lt;b&gt;Steven Solarz,&lt;/b&gt; Anglo-İsrail propagandisti ve casusu &lt;b&gt;Richard Perle&lt;/b&gt;,    İran Contra skandalı suçlusu &lt;b&gt;Elliott Abrams, Jonathan Pollard&lt;/b&gt;'ın (2 )    yardımcısı &lt;b&gt;Steven Bryen, Frank Gaffney&lt;/b&gt;, &lt;i&gt;New Republic&lt;/i&gt; yayıncısı    ve &lt;b&gt;Al Gore&lt;/b&gt;'un fikir babası &lt;b&gt;Martin Peretz, Paul Wolfowitz, WINEP&lt;/b&gt;    (Washington Institute for Near East Policy) araştırma direktörü &lt;b&gt;David Wurmser    &lt;/b&gt; ve &lt;b&gt;Dov Zakheim&lt;/b&gt; tarafından da imzalanmıştı.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Lewis'in o dönem Siyonist milyarderlerin "Mega" kurumu ile açıkça    bilinen ilişkileri de kayda değerdir, ama şaşırtıcı değildir. Lewis İsrail'de    ve Amerikan İsrail lobisi nezdinde bir kahraman ve bir jeopolitik dehadır. &lt;b&gt;19    Şubat 1996&lt;/b&gt;'da Lewis &lt;b&gt;Kudüs&lt;/b&gt;'te törenle karşılandı; burada 9. yıllık    &lt;b&gt;B'nai B'rith Dünya Merkezi'&lt;/b&gt;nde "&lt;b&gt;2000'lere Doğru Ortadoğu&lt;/b&gt;"    adlı ünlü "&lt;b&gt;Kudüs Konuşması&lt;/b&gt;"nı yaptı. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Oğlu &lt;b&gt;Michael Lewis,&lt;/b&gt; &lt;b&gt;AIPAC&lt;/b&gt;'ın (American Israel Public Affairs    Committee) son derece gizli "Opposition Research Section" (&lt;b&gt;Muhalifleri    Araştırma Bölümü&lt;/b&gt;) direktörüdür. Burası çok bilinen bir propaganda ve dezenformasyon    kuyusudur ve şimdiki görevi ABD Kongresi'ni ve Amerikan medyasını, Lewis'in    onyıllardır reklamını yaptığı uygarlıklar savaşına yönelik savaş çığlıklarına    boğmaktır. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;11 Eylül 2001&lt;/b&gt;'deki terör saldırılarından beri Lewis artık Amerikan medyasında    bir markadır; hergün CNN'e, National Public Media Radyosu'na, TV'lere ve Washington'un    merkezindeki her neo-konservatif think tank toplantısına çıkmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;19 Kasım 2001&lt;/b&gt;'de Lewis gene Usame bin Ladin için bir &lt;b&gt;methiye&lt;/b&gt;    yazmış, kendi Haşhaşi mezhebi araştırmasına atfen, bin Ladin'in İslam içinde    &lt;b&gt;meşru bir geleneği&lt;/b&gt; temsil ettiğini söylemiştir. &lt;i&gt;The New Yorker&lt;/i&gt;'daki    yazısında uyarır: "&lt;i&gt;Usame bin Ladin için 2001 yılı dünyada dini hakimiyet    için 7. y.y.da başlamış savaşın kaldığı yerden devamını temsil eder... Eğer    bin Ladin İslam dünyasını kendi fikirlerini ve liderliğini kabule ikna ederse,    o zaman uzun ve acı bir savaş önümüzdedir; ve bu sadece Amerika için değildir.    Ergeç el-Kaide ve bağlantılı gruplar İslam'ın diğer komşularıyla da çatışacaklardır:    Rusya'yla, Çin'le, Hindistan'la. Ve onlar güçlerini müslümanlara ve davalarına    karşı çevirmekte Amerikalılar kadar titiz olmayabilirler. Eğer bin Ladin'in    hesapları doğruysa ve savaşı devam ederse dünyayı karanlık bir gelecek beklemektedir;    en azından İslam'ı kabul etmiş kesimleri için." &lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Eserleri:&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Tarihte Araplar&lt;/i&gt; (The Arabs in History), Londra 1950;    &lt;i&gt;Modern Türkiye'nin Doğuşu&lt;/i&gt; (The Emergence of Modern Turkey), Londra ve    New York, 1961; &lt;i&gt;Haşhaşiler&lt;/i&gt; (The Assassins), Londra, 1967; &lt;i&gt;İslam'ın    Avrupa'yı Keşfi &lt;/i&gt;(The Muslim Discovery of Europe), New York, 1982; &lt;i&gt;İslam'ın    Siyasal Dili&lt;/i&gt; (The Political Language of Islam), Chicago, 1988; &lt;i&gt;Ortadoğu'da    Irk ve Kölelik: Bir Tarih Araştırması &lt;/i&gt;(Race and Slavery in the Middle East:    A Historical Enquiry), New York, 1990; &lt;i&gt;İslam ve Batı &lt;/i&gt;(Islam and the West),    New York 1993; &lt;i&gt;Tarihte İslam &lt;/i&gt;(Islam in History), 2. baskı, Chicago, 1993;    &lt;i&gt;Modern Ortadoğu'nun Şekillenişi &lt;/i&gt;(The Shaping of the Modern Middle East),    New York, 1994; &lt;i&gt;Çatışan Kültürler&lt;/i&gt; (Cultures in Conflict), New York, 1994;    &lt;i&gt;Ortadoğu: Son 2000 Yılın Kısa Tarihi &lt;/i&gt;(The Middle East: A Brief History    of the Last 2000 Years), New York, 1995; &lt;i&gt;Ortadoğu'nun Geleceği &lt;/i&gt;(The Future    of the Middle East), Londra, 1998; &lt;i&gt;Bir Ortadoğu Mozaiği: Hayattan, Mektuplardan    ve Tarihten Parçalar &lt;/i&gt;(A Middle East Mosaic: Fragments of Life, Letters and    History), New York 2000.&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Diğer Görevleri: FPRI'&lt;/b&gt;de (Foreign Policy Research Institute), Philadelphia    Advisory Board'da (Philadelphia Danışma Kurulu), &lt;i&gt;Orbis&lt;/i&gt; üçaylık dergisinde    direktörlük; &lt;i&gt;New Yorker atlantic Monthly ve New York Review of Books&lt;/i&gt;'ta    yazarlık. &lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;1) Hz. Ali'nin "hak sözle batılı söylemek" teşbihine çok yakışır    sözler. B. Lewis'in kimi söylediği doğru olsa bile bununla hayır istediğine    inanmak zordur (ç.n.)&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;i&gt; 2) Amerikan Deniz Kuvvetleri'nde istihbarat elemanı olarak çalışırken İsrail    için casusluktan tutuklanıp yargılandı ve hüküm giydi &lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;EIR&lt;/b&gt; Dergisinden tercüme edilmiştir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-3390902676984787843?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/3390902676984787843/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=3390902676984787843' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/3390902676984787843'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/3390902676984787843'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/09/dunya-siyasetine-yon-verenler-bernard.html' title='Dünya Siyasetine Yön Verenler -  Bernard LEWIS'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-gGZEILU1mwY/TnNicXjVE3I/AAAAAAAAACo/URquoiGcjuo/s72-c/Image32.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-8612626075913927230</id><published>2011-09-16T15:36:00.000+03:00</published><updated>2011-09-16T17:23:55.518+03:00</updated><title type='text'>Sudan’da Bir Müslüman Devrimci: Mahmud Muhammed Taha</title><content type='html'>&lt;h1 class="title"&gt;&lt;/h1&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-O31Kljw2rAs/TnNCjcBDlsI/AAAAAAAAABo/2S28IXZp0bk/s1600/Image17.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-O31Kljw2rAs/TnNCjcBDlsI/AAAAAAAAABo/2S28IXZp0bk/s1600/Image17.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;TAHA’NIN HAYATI&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M. M. Taha, 1909’da Sudan’ın Rufaa şehrinde, nesiller boyu sufi  geleneği sürdürmüş bir ailede dünyaya geldi. Küçük yaşta öksüz ve yetim  kaldı. O ve üç kardeşine halası baktı ve bu sayede genç Mahmud okuyarak  1936’da Hartum’da Gordon Memorial College’i bitirdi. 1930’lardan beri  bir İngiliz sömürgesi olan Sudan’ın bağımsızlığının ateşli bir  destekçisiydi.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Sudan’ın aydın kesimi ve geleneksel ulemasının  sömürgecilere karşı teslimiyetçiliğini başkan itibaren sert dille  eleştirdi.1945’te kendi gibi düşünen aydınlarla Cumhuriyetçi Parti’yi  kurdu. 1946’da sömürge makamlarınca tutuklandı ve hapsedildi. Ancak  Cumhuriyetçi Parti’nin düzenlediği kitle protestolarıyla kısa sürede  hapisten çıktı. Ama uzun süre dışarıda kalmadı; kısa süre sonra tekrar  tutuklanarak 2 yıl hapse kondu. O dönemi kendi anılarında şöyle yazar:  “Hapse düştüğümden kısa süre sonra bunun Rabbimin özel isteği olduğunu  anladım ve O’nunla halvetim başladı.” Bu 2 yıl ve salındıktan sonra  Rufaa’daki evinin arkasında, çamurdan bir kulübede geçirdiği 3 yıllık  uzlet dönemi sonunda, yeni bir anlayış ve aydınlanmaya kavuştu. 1951’de,  uzletinden çıktığında, fikirlerini “Benim Yolum” adlı kitabında  topladı. Bundan sonra CP bir siyasal parti vasfını terk ederek, bu yeni  İslamî anlayışı savunan bir kardeşlik cemaatine dönüştü.&lt;br /&gt;1955’te Sudan bağımsızlığına kavuşmadan az önce Taha nasıl bir devlet istediğine dair önerilerini &lt;i&gt;Esas-ı Düsturü’s-Sudan&lt;/i&gt;  (Sudan Anayasası’nın Esasları) adlı kitabında topladı. Burada, bir  başkanca yönetilen, federal, demokratik ve sosyalist bir cumhuriyet  çağrısı yaptı. Ocak 1956’da ilan edilen bağımsızlıktan sonra anayasayı  hazırlayacak kurucu meclise üye seçildi. Birkaç ay sonra yönetimin  meclise, yersiz ve haksız müdahalelerini protesto ederek istifa etti.  Sonuçta, halihazırdaki şeriata uygun bir anayasa hazırlayan meclis, bunu  takdim edecekken Kasım 1958’de hükümet darbesi oldu, yönetim el  değiştirdi, tüm partiler kapatıldı. 1960’da &lt;i&gt;İslam&lt;/i&gt; adlı kitabı  çıktı. Çok partili düzene geri dönülünce Taha, alışıldık siyasi parti  faaliyeti yerine, görüşlerini konferanslar, basında yazılar ve  kitaplarla savunmaya devam etti. 1966-67’de 3 kitabı yayınlandı: 1)  Tarik-i Muhammed (Muhammed Yolu), 2) Risaletü’s-Salat (Namazın Mesajı)  ve 3) Er-Risaletü’s-Saniye mine’l-İslam (İslam’ın İkinci Mesajı).  Ortadoğu siyasetinde Mısır’da Cemal Abdünnasır yönetimindeki Arap  milliyetçisi rejime, öte yandan da S.Arabistan’ca ve kimi Arap  ülkelerindeki Müslüman Kardeşler Hareketi’nce temsil edilen ilkel  anlayışlara da karşıydı. Komünizme de yönelttiği eleştirilerine rağmen,  1965’te Sudan Komünist Partisi’nin yasaklanmasına karşı çıktı, bunu  demokrasiden sapma ilan etti. Taha böylelikle, kendini susturmak  isteyen, içeriden ve dışarıdan hayli düşman kazanmış oldu. Kasım 1968’de  yetkisiz bir mahkemece “Ridde” (dinden çıkma) suçlamasıyla ve sembolik  de olsa idam isteğiyle yargılandı. Anayasal düşünce ve düşündüğünü  açıklama hakkının olduğunu söyleyerek, böyle bir mahkemeye çıkmayı  reddetti. Mahkeme onu suçlu buldu.&lt;br /&gt;CK faaliyet sürelerinin önemli bir bölümünde, bir kadın hakları  hareketi de oldu. Kardeşlik saflarına çok sayıda kadın üye katıldı.  1973’ten itibaren CK, Numeyri rejiminin baskıları altında fikirlerini  yaymakta güçlüklerle karşılaştı. Tüm medya devlete aitti ve onlara  yasaktı. Bu şartlar altında CK yeraltı yayınları hazırlamak ve sokak  köşelerinde dağıtmak yoluyla seslerini duyurmaya çalıştı. 1970-80 arası  bu güçlüklere rağmen CK, Numeyri rejimini şeriat bahanesiyle, kadınları  ve güneyi ezmeye kalkışmadıkça destekledi. 1983’te fırsatçı Numeyri  şeriat ilan ettiğini söyleyince muhalif olduklarını açıkladılar. 25  Aralık 1984’te Taha “Ya bu, Ya da Tufan” (Haza ev et-tufan) adlı  bildirisini yayınladı. Bildiri, yeni kanunların geri çekilmesini ve  demokratik sivil hakların ihyasını talep ediyordu. Ancak böyle  İslamlaştırmanın temel prensipleri tartışmaya başlanabilirdi. Bunun  üzerine, CK kadrosundan tutuklamalar yapıldı ve tutuklanan cemaat  liderlerinden dördü, 2 Ocak 1985’te mahkemeye çıkarıldı. Az sonra da  M.M. Taha tutuklandı. Suçlamalar, anayasal düzeni yıkmak, devlete isyan,  kamu düzenini bozmak vs idi. CK, kitle gösterileriyle tutuklamaları  protesto etti, ama bu sonuç vermedi.&lt;br /&gt;Numeyri mahkemeye özel bir yetki tanıyarak, onu “Hadd” (şer’î ceza)  vermek konusunda da yetkilendirdi. Tutuklanan 5 kişi, mahkemenin böyle  bir yetkisi olmadığını öne sürerek, mahkemeyi protesto etti. Dava iki  saatten kısa sürdü. 7 Ocak’ta davanın tek tanığı olan ve sanıkları  sorgulayan polis memuru dinlendi. Tanığın mahkemeye sunduğu tek delil  “Ya Bu, ya da Tufan” bildirisi oldu. Sanıklar mahkemeyi protesto  ettiğinden, hakim davayı ertesi güne erteledi. Ertesi gün hakim, hemen  tamamen sorgucunun ifadelerine dayanan kararını okudu. Karara göre  sanıklar, tuhaf ve sünnet dışı İslami görüşleri savunuyorlardı.  Sanıkların bu görüşlerini halka açıklama hakları yoktu. Çünkü, bu  “fitne” doğurabilirdi. Sonuçta beş sanık, sapkınlık, anayasal düzeni  yıkmak, yasadışı muhalefet, kamu düzenini bozmak ve yasadışı örgüte  üyelikten suçlu bulundu. Yargıç bu suçlardan beş kişiye de ölüm cezası  verdi. Ancak, suçlular tevbe eder ve görüşlerinden dönerlerse  affedileceklerdir. Aslında bu, adı konmadan bir “irtidat” (dinden dönme)  davası olmuştu. Çünkü, mezkür suçların tevbe ile bir affı yoktu. Üst  mahkeme bu kez adını “irtidat” koyarak hükmü onayladı. Fikrinde ısrar  eden M. M. Taha’ya tevbe yolu kapatıldı, hükmü kesinleşti. Hüküm derhal  uygulanacaktı. Diğer dört kişiye, görüşlerini gözden geçirmeleri için  bir ay süre tanındı.&lt;br /&gt;Devlet başkanı Cafer Numeyri 17 Ocak’ta kararı onayladı. Taha, yaygın  sokak protestolarına karşı, olağanüstü güvenlik önlemleri altında,  Hartum’un kuzeyindeki bir hapishaneye, son durağına nakledildi. Taha  idam sehpasına getirildiğinde, kısa bir müddet gözündeki bağlar çözüldü.  76 yaşında ihtiyar bir adam sehpada duruyordu. Gözleri idam için tekrar  bağlanmadan önce, halkı yüzünde sakin bir gülümsemeyle seyrettiği,  görgü tanıklarınca söylenir. İdamdan sonra cesedi, hapishanede bekleyen  helikoptere konarak, çölde bilinmeyen bir yere götürüldü ve cenaze  namazı kılınmadan gömüldü. CK’e herhangi bir sempatinin kökü kazınmaya  çalışıldı. Ancak 6 Nisan 1985’te Cafer Numeyri iktidarı devrilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İSLAM’IN İKİNCİ MESAJI&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda ilk yayın tarihi Mayıs 1976 olan Taha’nın &lt;i&gt;İslam’ın İkinci Mesajı&lt;/i&gt; kitabının bir özetini bulacaksınız.&lt;br /&gt;“İnsanlığın ilerlemesinin çağlar boyu hedefi sonunda uzaya insan  göndermek değildi. Hedef insan teklerini kendilerini  gerçekleştirecekleri yörüngelere oturtmaktır. Bunun böyle anlaşılma  zamanı geldi. Her akıl sahibi kadın ve erkek bu hedefe yürümek için  insani çabayı düzeltmelidir.”&lt;br /&gt;Önsöz&lt;br /&gt;Bu kitapçığın amacı okuyucuya ‘Cumhuriyetçi Kardeşler’i tanıtmaktır.  Kurulduğundan beri ve hareketin değişik aşamalarında Yeni İslami  Hareket, Üstad M. M. Taha’nın önderliği altında, İslam’a dayanan, ya da  daha doğrusu, İslam’ın evrensel unsurlarına dayanan bir fikriyatı  benimsedi. Bu unsurlar inanç, cins, ırk ve diğer sınırları aşar. Yeni  İslami Hareket’in benimsediği İslami fikriyat ‘İslam’ın İkinci Mesajı’  olarak anılır. Bu kitapçıkta ana hatlarının açıklandığı şekliyle  yenilenen İslami ideal, ideal bir toplumun inşasının temellerini  oluşturacaktır. Burada demokrasi ve sosyalizm de elele vermiş ve sosyal  eşitlik hakim olmuştur. Böyle bir topluma olan ihtiyaç gerçekte  küreseldir.&lt;br /&gt;Dahası, İslam’ın ihyası, bu kitapçıkta açıklandığı gibi, her insan  tekinin kendi ‘kişilik’ ve ‘aslilik’ boyutunu gerçekleştirme; ya da  başka tabirle kendi mutlak insani özgürlüğünü kazanma imkanını  verecektir. Kişilik Yeni İslami Hareket’in sunduğu yeni İslami anlayışın  etrafında döndüğü ana eksendir. Bu gerçek, İslam’ın yeni anlayışının  çağdaş insanlığı asıl ilgilendiren yanıdır. Dr. John Voll adlı bir  Amerikalı ile yazışmasında Taha şöyle demiştir:&lt;br /&gt;“Şimdiki kitlevi uygarlığımız ve şahsiyetsizleştirici büyüklükler  artık yerini küçük –şahsi, sokaktaki adama ait– şeylere bırakacaktır.  Her insan kendi içinde bir amaçtır. Başka bir amacın aracı değildir.  İsterse geri zekalı olsun, oluş halinde bir ‘Tanrı’dır o. Ve ona kendini  böyle geliştirmesi için tüm fırsatlar verilmelidir.”&lt;br /&gt;Giriş&lt;br /&gt;Artık ‘Din’ sorununu, modern insanın krizi ile ilgili bütün tartışma  girişimlerinin başına koymanın zamanı gelmiştir. ‘Din’ tabiri, şüphesiz,  burada genel anlamında bir hayat tarzı ya da bir ahlaki davranışlar  sistemini tanımlamak için kullanılmakta olup; buna doğru bir dünya  görüşü ve izlenim ile tasarımlarını toplumsal ve ferdi planda  gerçekleştirme imkanları da dahildir. Böylece her fert iman ve inanç ile  kesinlik ve hakikate ulaştırılacak, bu sayede korkularından kurtulacak,  huzura, gerçek özgürlüğe ve hep artan, ebedi saadete erecektir.&lt;br /&gt;Bu anlamda ‘Din’ sorunu çağımızla çok ilgilidir. Bu çağda  karşılaştığımız zihin karışıklığı tek bir ana nedene indirgenebilir:  Bilim ve teknolojideki büyük atılımlara karşın insan davranış ve  ahlakındaki açık gerilik. Bu nedenle, çağdaş insanın probleminin bir  ‘ahlak krizi’ olduğunu söylemek gerçekten anlamlıdır. Modern insan,  maruz kaldığı baskılar altında nasıl doğru ve bilgece davranacağını  bilmedikçe, delirmek ve kendi ile birlikte tüm insanlığı yokoluşa  götürmek kaderi olur.&lt;br /&gt;İslam&lt;br /&gt;İslam en genel anlamıyla, akıl sahibi olan olmayan her ‘yaratılmışın’  yol gösterici ve ilksel İlahi İrade’ye teslimiyeti demektir, ki bu  İrade belli bir amaca doğru evrimi yürüterek İnsan’ı tarih sahnesine  çıkardı. Ama daha sınırlı ifadesiyle İslam, insanı, nihai mükemmelliği  oluşturan tüm İlahi sıfatlara halife (varis) kılındığı o Kayıp Cennet’e  geri götürecek yolu gösteren vahyedilmiş tüm monoteist dinleri  kucaklayan bir üstün fikriyatın adıdır. Bu şekliyle İslam, bu asil  amaçlara yürüyen her dini kapsar; onların yol ve yöntemleri geldikleri  zaman ve mekana göre değişse de. Yine sınırlı anlamıyla İslam, Kuran’da  Allah’ın Peygamber Hz. Muhammed’e vahyettiği mesajı tarif eder; bu gelen  son kitaptır. Biz bundan sonrasında bu bağlamdakilerle ilgilenecek ve  Kuran’ın evrensel içeriklerine hitap ederek, Yeni İslami Hareket’in,  ‘Din’in ‘ilmi’ aşamasını ortaya koyuşunu göstereceğiz. Buna İslam’ın  İkinci Mesajı da diyoruz; o, insanları birbirine bağlayan şeylerden,  yani akıl ve kalbin ortak yetilerinden kalkarak, tüm inanç, cins, ırk ve  diğer sınırları aşmakta’ ve bizi İnsanlık Çağı’na taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;KURAN: MEKKELİ VE MEDİNELİ AYETLER&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onüç yıl boyunca Kuran, Mekke’de Peygamber Hz. Muhammed’e indi. Ona,  Rabbinin yoluna güzel öğüt ve hikmetle çağırmak ve insanlarla akıl  yoluyla tartışmak görevi verdi, çünkü dinde zorlama yoktu. Aynı zamanda  ona, erkek-kadın tüm insanların hayatın her alanında eşit olduğunu ilan  görevi de verdi. Kısa sürede yeni din toplumun her alanından  katılımcıları kendine çekti; gelenler özellikle Mekke’nin köle ve  ezilmiş sınıflarındandı. Bu Mekke’nin yönetici ve hakim sınıflarını  huzursuz etti; onlar kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarının elden  gittiğinden korkuyorlardı. Bu korku, “Muhammed kendi çocuklarımızı bize  karşı kışkırtıyor’ gibi sözlerde açığa çıkar. Ama bu kesimler  korkularını dindarlık kisvesi altında gizleyerek, atalarının dini adına  İslam’ın takipçilerine karşı lanetli bir terör kampanyası başlattılar.&lt;br /&gt;Müslümanların Mekkeli hakimler ve dinadamları sınıfı elinde maruz  kaldıkları muamele ve onların Hz. Muhammed’i öldürme girişimleri, birçok  insanın o dönemde daha gelişmiş ve aydın bir hayat tarzına barışçı bir  çağrıya karşı akıllıca cevap vermekte yetersiz kaldıklarını gösterir.  Sonuçta, Peygamber Medine’ye yerleştiğinde, temel insan haklarını, her  alanda kadın erkek eşitliğini vazeden ve her kula mutlak kişisel  özgürlük yolunu açan Ulu Mekkeli ayetler dönemi sona erdi ve Medeni  ayetler inmeye başladı.&lt;br /&gt;Medineli metinler Peygamber’i, kendi umurlarını başarılı şekilde  idare edemeyen insanların üzerinde gözetici atadı. Dahası Peygamber ve  Müslümanlar, ilk defa Medineli metinlerde kendilerini korumak için  savaşmaya çağrıldılar; oysa Mekke döneminde bundan bahis yoktu. Bu daha  sonra İslam’ı kılıçla hakim kılmaya dönüştü. Bunun nedeni birçok insanın  tebliğ ve irşad ile arzulanan seviyeye gelmesindeki yetersizlikti.  İslam’ı kılıçla yayma, artık Medeni metinlerde insanların eşitler olarak  muamele görmemeleri de demekti. Bu dönemde sosyal plana da bakarsak,  artık kadınlarla erkeklerin de eşit muamele görmediklerini görüyoruz.  Medeni ayetler erkekleri kadınlardan sorumlu kılmış, bunun sebepleri bu  metinlerde açıklanmıştır. Siyasi ve ekonomik alanlara da bakarsak Mekki  ayetlerdeki eşitliğin de Medeni ayetlerde eşitsizliğe yerini bıraktığını  görüyoruz.&lt;br /&gt;Dolayısıyla çok açıktır ki, Medeni ayetler, her ne kadar kendi  indikleri dönemin seviyesine nazaran büyük bir sıçramayı da temsil  etseler de, temel hak ve hürriyetleri sağlayan ve kadın erkek tüm  insanları hayatın her alanında eşit kabul eden Mekki ayetlerle  kıyaslandığında ikinciler daha üstündür. Öyleyse buradan dosdoğru şu  sonuç çıkar: Kuran’ın Mekki ve Medeni ayetlere bölünmesi temel bir  ayırımdır, çünkü Mekki ayetler temel ve asli hükümler, Medeni ayetler  ise dönüştürücü hükümlerdir; amaçları dönüşüm halinde bir toplumu  organize ederek Mekki ayetlere dönüş için yolu açmaktır.&lt;br /&gt;İslam’ın İlk Mesajı&lt;br /&gt;Medeni ayetlere dayalı İslam’ın ilk mesajında Peygamber Medine’deki  İslami düzeni kurdu. Bu ilk rejim büyük bir devrim idi ve önce Arap  yarımadasında sonra dünyanın diğer bölgelerinde yaşayış biçimini kökten  değiştirdi. Gerçekten de bu düzen, erkek, kadın ve çocukların yaşadığı  korkunç şartları iyileştirmekte büyük hizmet görmüştür. Örneğin o  çocukları öldürmeyi kesin olarak yasaklamıştır; halbuki bu kız  çocuklarını öldüren Araplar arasında yaygın bir uygulamaydı. Zekat verme  müessesesini zorunlu bir dini emir haline getirerek muhtaç ve  fakirlerin ekonomik koşullarını düzeltmeye çalıştı; Peygamber’i  ashabıyla şuraya davet etse de, onu şuranın fikrini kabul ya da redde  serbest bıraktı; ve kadınların durumunu İslam’ın gelişinden önce  yaşadıkları koşullara nazaran hayli düzeltti.&lt;br /&gt;İslam’ın İlk Mesajı’nın modern insanın ihtiyaçlarını karşılamada  yetersiz kalışı İslam’ın sonu anlamına gelmez. Bu basitçe şu anlama  gelir: Artık İslam’ın İkinci Mesajı’nı araştırmanın ve buna uygun İslami  hükümler geliştirerek modern insanın ihtiyaçlarına cevap vermenin  zamanı gelmiştir; ki böylece o kendi iç sorunları ve çelişkileriyle baş  edebilecek ferdi bir yöntemle donatılabilsin ve böylece mutlak özgürlüğe  ya da ebedi saadet hayatına ulaşabilsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İSLAM’IN İKİNCİ MESAJI&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber’in ‘özel’ hayatında Mekki ayetlere uyması, öte yandan  Medeni ayetlerin tüm sosyal, politik ve ekonomik hükümlerin kaynağı  olarak kullanılması, İslam’ın iki farklı düzeyine işaret eder:  Peygamber’in takip ettiği bir düzey ve toplumun genelinin takip ettiği  diğer bir düzey birlikte varolurlar. Birincisi, hiç şüphesiz,  ikincisinden çok daha insancıl ve yüksektir. Mekki ayetlere dayalı ve  Peygamber hayatında örneklik edilen seviyeye biz İslam’ın İkinci Mesajı  diyoruz.&lt;br /&gt;Daha önce söylendiği gibi, Mekki ayetler terk edildiği için, bugüne  dek İslam toplumlarını yöneten kanunların bunlara değil, Medeni ayetlere  dayalı olduğu açıktır. Dolayısıyla İslam’ın İkinci Mesajı’nı uygulamak  için, İslami hükümleri bilinçli olarak Medine seviyesinden Mekke  seviyesine geliştirmek gerekiyor. İslami hükümlerin bu bilinçli  gelişiminde bize İslam’ın özgün ruhu önderlik edecektir; mutlak insani  özgürlüğü arayışta o bulunmakta, Peygamber’in hayatında gösterilmiş  bulunmaktadır. Biz ayrıca tam sosyal adaleti arayan çağdaş toplumun  ihtiyaçlarında da yol göstericilik bulacağız.&lt;br /&gt;İslami hükümlerin Medeni seviyeden Mekki seviyeye gelişimi sosyal,  siyasi ve toplumsal her alanda ciddi yankılar yapacaktır. Belki bu  çerçevede şu kadarını söylemek yeter ki, bu hükümlerin gelişimindeki ana  itici faktör, hayatın her alanında eşitlik sağlayarak bir ideal toplum  inşa etmek, burada demokrasi ve sosyalizmin geçerliliğini sağlamak ve  böylece sosyal eşitliği hakim kılmaktır. Ekonomik ve siyasi eşitliğin  doğrudan sonucu olarak sosyal eşitlik, ifadesini birçok alanda bulur.  Belki en önemli tezahürü kadınların özgürleşmesi ve erkeklerle hukuk ve  hayatın her alanında eşitlikleri konusunda olur. Kadın sorunu, İslam’a  karşı yapılan itirazların birçoğunun sebebi olmakla, bu sorunu biraz  daha uzunca ele almaya, ve İslam’ın İkinci Mesajı’nda kadınların hukuki  ve sosyal durumlarının, Mekki ayetlerin ‘temel ayetlerin- uygulanmasıyla  nasıl geliştiğini ve çağımız kadınlarının istek ve ihtiyaçlarını İslami  ruha uygun olarak nasıl karşıladığını açmaya gerek var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İKİNCİ MESAJDA KADINLARIN DURUMU&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam’ın İkinci Mesajı kadınları her alanla erkeklerle eşit statüye  çıkarır. Ama kadınlar açısından bu gelişimin en çarpıcı olduğu alan  evlilik yasalarıdır. İslam’ın İkinci Mesajı evliliği hukuki açıdan iki  eşit ortak arasında bir sözleşme olarak yeniden tanımlar. Sözleşme  serbest iradeyle kabul edilir; her iki ortağa da eşit hak ve  sorumluluklar yükler ve gerekirse, yine iki tarafın anlaşmasıyla  feshedilir. Çok kadınlılık, yani İlk Mesaj’da, bir kocanın hepsine eşit  davranmak şartıyla dört kadın alabilmesi, İkinci Mesaj’da nadir  istisnalar dışında kesinlikle yasaklanır; bu istisnalar kısır bir kadın  ya da evlilik gereklerini yerine getiremeyen hasta bir kadın durumunda  olabilir.&lt;br /&gt;Bunlar Medine düzeyinden Mekke düzeyine geçişin birkaç örneğidir. Ama  İslam’ın İkinci Mesajı’ndan evlilik kurumunun en çok etkilendiği bir  başka nokta da, bugün her yerde saldırı altındaki bu kurumun  fonksiyonları ve bireyleri mutluluğa, özgürlüğe ve ruhi olgunluğa  ulaştırmaktaki büyük rolü açısındandır. İslam’ın İkinci Mesajı’na göre  evlilik artık, çift arasındaki sadece üreme ve böylece insan neslini  sürdürme amaçlı ve bu arada cinsel doyumu sadece bu fonksiyonun yerine  getirilmesi için bir araç kabul eder şekilde düşünülemez. Bu modası  geçmiş evlilik anlayışı, insanın bizatihi bir amaç değil, başka amaçlar  için araç olarak düşünüldüğü bir dönemin kalıntısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İNSAN VE KORKU&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceki bölümlerde, İslami hükümleri Medine seviyesinden Mekke  seviyesine çıkarmakla, İslam’ın İkinci Mesajı’nın modern ve gelişen bir  topluma, demokrasi ve sosyalizmin barıştığı ve sosyal adaletin geçerli  olduğu bir topluma giden yolu açışını konuştuk. İnsanların fakirliğe,  baskıya ve ayırımcılığa karşı korunduğu böyle bir toplum ise modern  insanın krizine karşı sadece kısmi bir cevaptır. İnsanı asıl  sersemleştiren şey korkudur; insani hayatında edindiği ve hayvan ve  insan atalarından devraldığı korku. Yukarıda anlatıldığı temellerde  ideal bir toplumun inşası insanın bu kazanılmış korkusunu hafifletir.  Ama, ister kazanılmış, ister tevarüs edilmiş olsun, korkunun nihai  fethi, kişiyi özel bir metodla donatmakla olur ki, bu şekilde özgün ve  hakiki bilgiye ulaşır. Burada anlar ki, kötülük arızi ve geçicidir, ama  iyilik asli ve kalıcıdır. Bu türden bilgi mutlak insani özgürlüğe  ulaşmakta bir önkoşuldur. Peki ama mutlak insani özgürlükten  kastettiğimiz nedir?&lt;br /&gt;Mutlak İnsani Özgürlük&lt;br /&gt;Mutlak insani özgürlük konusuna geldiğimizde, İslam artık dar manada  bir din olmaktan çıkar ve öyle bir hayat tarzı olur ki, her bireyi kendi  mutlak özüne götürür. Gerçekten de özünü aramak tüm dünyada yaygın bir  fenomendir. Özgünlük ifadesini mutlak insani özgürlükte bulur. Peki  nedir bu? Mutlak insani özgürlük, insanın dilediğini düşünmesi,  düşündüğünü söylemesi ve söylediğini yapmasıdır, o şartla ki, söylediği  ya da yaptıklarının sonuçları insan ya da diğeri tüm yaratıklar için iyi  olacaktır. Ama bu mutlak insani özgürlükten önce bir toplumda sunulan  sınırlı özgürlük vardır. Toplumdaki özgürlük, insanın dilediğini  düşünmesi, düşündüğünü söylemesi ve söylediğini yapmasıdır; o şartla ki,  bu başkalarının özgürlüğünü ihlal etmesin. Eğer ihlal ederse  sonuçlarına katlanır. Aksi hal ise özgülüğün anarşiye yozlaşmasıyla  sonuçlanır. Başkalarının özgürlüğüne müdahale yasaların konusudur.  Yasanın meşruiyeti ise, İslam’ın İkinci Mesajı’na göre yasanın insanın  mutlak insani özgürlüğe muhtaç olduğu gerçeğini toplumun tam sosyal  adalet ihtiyacıyla uzlaştırmasındadır. Bu meşruiyet çerçevesi, üç  sacayağı olan ekonomik, siyasi ve sosyal eşitlik üzerinde duran ideal  toplumun inşasında yardımcı olur. Bu tür bir toplum ve özgün bir ibadet  metodu ile insanların kendi özünü gerçekleştirmesi yolu açılır. Bundan  sonra herkesin insani özgürlüğünü elde etmesi konusuna gelebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;PEYGAMBER’İN ÖRNEĞİ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda söz edilen özgün yöntem, Peygamber Hz. Muhammed’i örnek  alma, özellikle de ibadetlerinde örnek almaktan geçer. Peygamberi örnek  almanın arkasındaki neden, herkesin kendi kişiliğini dönüştürerek kendi  mutlak özüne varmasıdır. Bu gelişme, kişinin tüm kazanılmış ve tevarüs  edilmiş psikolojik komplekslerinden arınması ile olur, ki bunlar  özgürlüğün ana düşmanlarıdır. Bu komplekslerden kurtulmanın yolu Kuran  ve Hz. Peygamber’in bize ilettiği ibadet pratikleridir. Özel ilgiyi hak  eden bir ibadet pratiği Peygamber’in kendine hep mutluluk veren  namazıdır. Hz. Peygamber’in günlük beş vakit namazı ve gece kıldığı  teheccüd namazı onun ibadet pratikleri içinde özel yer tutar. Bu,  namazda zihin, vücut ve kalbin tüm boyutlarının işe müdahil olarak insan  tekini ilerleyici biçimde bütünleştirmesi nedeniyledir. Artık iç ve dış  ben arasında, ya da bilinç ve bilinçsizlik arasında fark yoktur.&lt;br /&gt;İnsan namaz ve abdestin tüm psikolojik takıntılardan kurtulmakta ne  roller oynadığını, ya da bilgili bir insanın namazı nasıl bir  ‘psikoanalitik tedavi seansı’ olarak kullanabileceğini uzun uzun  anlatabilir. O bunu hergün ve her gece tekrarlayarak dengeli, olgun ve  üretken bir kişi olabilir; sonuçta mutlak insani özgürlüğü  yakalayabilir. Ama bu kitapçığın boyutları bizi konuyu burada toparlamak  zorunda bırakıyor.&lt;br /&gt;Hayatını derinleştirmek ve açmak, hislerin zenginleşmesi ve  düşüncelerin keskinleşmesidir. Hislerin zenginleşmesi huzur içinde bir  kalb, düşüncelerin keskinleşmesi berrak bir zihin gerektirir. Yani bizim  varacağımız huzur-u kalp ve berrak zihindir. Daha önce de söylediğimiz  gibi, Yeni İslami Hareket Kuran’ın evrensel içeriğine müracatta başarılı  olmuş, ‘Din”in ‘İlmi’ aşamasını ortaya çıkarmış, ya da İslam’ın İkinci  Mesajı’nı ortaya koymuştur. Bu mesaj insanları birbirine bağlayan şey,  yani onların ortak kalbi ve akli yetileridir. Dolayısıyla İslam’ın  İkinci Mesajı’nın İslam’ın ilmi aşaması olduğu konusunu biraz ele almak  gerekir, ki bunun değişik açılardan birçok açılımları vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;DİNİN İLMİ AŞAMASI&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkatli bir incelemeyle anlarız ki, dünyada çıkan dış çatışmaların  çoğu aslında insanın kendi içindeki iç çatışmaların uzantısıdır. Öyleyse  dış sürtüşme ve çatışmaları sonlandırmak için önce içeridekileri  bitirmek gerekiyor. Bunu derken, bazen iç çatışmaların bitmesinin de  dışarıdaki çatışmaların bitmesine bağlı olduğunu fark etmiyor değiliz.  Gerçekte dış ve iç çatışmalar ilişkisi diyalektik bir ilişkidir. Ama  insani gelişimin bu aşamasında iç çatışmaların giderilmesi daha  önemlidir. Ve Din’in barışçı bir rol oynaması için onun bir ‘öz bilimi’  olması ya da bir çeşit ‘Psikoloji’ olması, problemleri analiz etmesi,  teşhis ve tedavi etmesi, kişiliğin iç ve dış boyutlarda tam gelişimini  sağlaması gerekiyor. Böylece iç çatışmalar sonunda yatıştırılır ve  tamamen fethedilir. Bu da dış çatışmaların engellenmesi ve tamamen  kalkmasını sağlar.&lt;br /&gt;Yukarıdaki özelliklerle Din’in geri gelmesi ve bir özgürleştirme ve  barış aracı olarak hizmet etmesi, onun o derece ‘ilmi’ olmasını  gerektirir ki, bildiğimiz manada bilimi aşabilsin ve bir ‘öz ilmi’  olabilsin. İşte bu özellikler İslam’ın İkinci Mesajı’nda vardır; oysa  diğer gelişkin Din formları, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın İlk  Mesajı da dahil, yetersiz kalmaktadır. Bundan kastın, bu dinleri çöpe  atmak olduğu çıkarılmamalıdır. Yüksek ahlaki, ruhi ve aydın ideallerin  gerçekleşmesi az ya da çok yukarıdaki dinlerce de tam olmasa da  uygulanmaya çalışılıyor ancak yetersiz kalıyor. Bu anlamda İslam’ın  İkinci Mesajı, geçmiş ve şimdiki tüm kuşakların, tüm dünyanın, tüm  sanatsal, edebi, bilimsel ve dini kazanımların da varisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;SONUÇ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bugün tüm engeller yıkıldı ve insanlığın Rabbi kabilenin yıkık  mabedinin kapısına geldi” Hintli şair Rabindranath Tagore’un bu sözleri,  belki de tüm dünyada paylaşılan bir duyguyu yansıtıyor. Bu duygu, belki  de insanı insandan uzak tutan tüm fizik engellerin büyük çapta  kalkmasına dayanıyor. Şu çok açıktır ki, zaman ve mekan engelleri büyük  çapta teknolojik ve bilimsel ilerlemelerin ulaşım ve iletişime verdiği  çok yüksek hızlar sayesinde yıkıldı. Bu zaman mekan engellerinin  yıkılışı gezegenimiz Dünya’da daha yüksek derecede coğrafi birleşme  sağladı. Bu coğrafi birleşme düşünce ve duyguda da daha geniş çapta  birleşmeyi davet ediyor. Düşünce ve duygu alanlarındaki bu birleşme aynı  zamanda barış talebince de zorlanıyor; daha önce dediğimiz gibi barış  artık bir ‘ölüm kalım meselesi’dir.&lt;br /&gt;Elinizdeki kitapçık eski din formları olan Yahudilik, Hıristiyanlık  ve İslam’ın ilk mesajı arasında herhangi bir laik felsefe ya da  ideolojinin düşünce ve duygu birliği sağlayamayacağını bir nebze  göstermiştir. Bu kitapçığın asıl amacı ancak İslam’ın İkinci Mesajı’nın  bu istenen birleşmeyi sağlayabileceğidir; çünkü o tam da insanları  birbirine bağlayan şeylere, akıl ve kalbin ortak değerlerine hitap  ediyor.&lt;br /&gt;Ayrıca bu kitapçık kaba hatlarıyla, İslami hükümleri Kuran’ın Medine  seviyesinden Mekke seviyesine çıkarmakla, İslam’ın İkinci Mesajı’nın,  demokrasi ve sosyalizmin elele verdiği ve sosyal eşitliğin hüküm sürdüğü  ideal bir toplumu kurmaya giden yolu açtığını da gösterdi. Böyle bir  toplum, ideal ‘Peygamber örneği’ndeki ibadet yöntemleriyle  birleştiğinde, İslam’ın İkinci Mesajı’nın insanın kendini  gerçekleştirmek, ya da mutlak insani özgürlüğe varmak için sunduğu  imkanı gösterir. Son olarak, İkinci Mesaj’ın bir yandan demokrasi ve  sosyalizmi birleştirmesi, diğer yandan bir ‘psikoanalitik teknik’ olarak  sunduğu ibadetle her insana kendi olma imkanını getirmesi modern  insanın sorunlarına tek cevap ve onun hastalıklarına kesin tedavidir.&lt;br /&gt;İslam’ın İkinci Mesajı, tüm inanç, cins, ırk ve diğer sınırları  aşarak dünyada cenneti kurmayı ve insanı Kainatın Efendisi makamına  meşru yoldan geri döndürmeyi amaçlamıştır. İnşallah diyerek bu kitapçığı  kapıyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-8612626075913927230?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/8612626075913927230/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=8612626075913927230' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/8612626075913927230'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/8612626075913927230'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/09/sudanda-bir-musluman-devrimci-mahmud.html' title='Sudan’da Bir Müslüman Devrimci: Mahmud Muhammed Taha'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-O31Kljw2rAs/TnNCjcBDlsI/AAAAAAAAABo/2S28IXZp0bk/s72-c/Image17.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-7720803440535158224</id><published>2011-08-23T17:11:00.000+03:00</published><updated>2011-09-22T18:33:02.697+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dünya politikasına yön verenler'/><title type='text'>DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Pf4H4mlrq_4/TnNa30rwdXI/AAAAAAAAACU/3gGMp7wD7vI/s1600/Image27.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-Pf4H4mlrq_4/TnNa30rwdXI/AAAAAAAAACU/3gGMp7wD7vI/s1600/Image27.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;Sir Henry Alfred Kissinger&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ünvanları&lt;/b&gt;: Knight Commander of St. Michael and St. George&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İlk Yılları:&lt;/b&gt;  27 Mayıs 1927'de Fürth, Almanya'da doğdu. Louis ve Paula (Stern)  Kissinger'ın oğullarıdır. 2. Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere üzerinden  ailesiyle ABD'ye göçtü; 1943'te vatandaşlığa kabul edildi.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Askeri hizmeti&lt;/b&gt;: 1943-46 arası ABD ordusunda hizmet etti; burada ilk rehberi Fritz Kraemer'la karşılaştı; Kraemer &lt;b&gt;AUS Karşı istihbarat Birliği'ndendi&lt;/b&gt; (AUS Counterintelligence Corps - CIC); Kissinger'dan şefkatle "&lt;i&gt;benim küçük Yahudim&lt;/i&gt;"  diye bahsederdi. Kissinger Ordu Özel Eğitim Programı'na katıldı; bu  programla işgal Almanyası'nı yönetecek ekip yetiştirildi. Kraemer,  Kissinger için &lt;b&gt;Haberalma Servisi &lt;/b&gt;(Intelligence Division)  merkezinde bir danışmanlık görevi ayarladı. İşgal Almanyası'ndaki bir  köyde kısa bir görevden sonra Kraemer Kissinger'ı Oberammergau'daki &lt;b&gt;Avrupa Karargah Haberalma Okulu&lt;/b&gt;'na  (European Command Intelligence School) gönderdi. Burası İngiliz Wilton  Park "yeniden eğitim" projesinin bir devamı idi; buradan&lt;b&gt; İngilizler&lt;/b&gt;  bir seri ajan kaydederek işgal Almanyası'nda önemli görevlere  getirdiler. O dönem Wilton Park'ın başında Heinz Koeppler vardı; o aynı  zamanda İngiliz Dışişleri, Siyasi İstihbarat Dairesi, &lt;b&gt;Psikolojik Savaş Bürosu&lt;/b&gt;'nun da (Psychological Warfare Division, Political Intelligence Division, British Foreign Office) başkanıydı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ailesi:&lt;/b&gt;  İlk evliliği Ann Fleischer'la 1949'da, iki çocuğu oldu: Elizabeth ve  David; 1964'te boşandı, ikinci evliliği 30 Mart 1974'te Nancy  Maginnes'le, Maginnes &lt;b&gt;David Rockefeller&lt;/b&gt;'ın eski başkan yardımcısı idi.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Eğitimi&lt;/b&gt;:  Fritz Kraemer ona "bir centilmen devlet okuluna gitmez" dedikten sonra  Kissinger Harvard Üniversitesi'ne girişi kazandı; 1950'de "A.B. summa  cum laude" derecesini aldı. 1952'de M.A., 1954'te Ph.D. derecelerini  aldı. Tez danışmanı William Yandell Elliott ile Kissinger 300 sayfalık  bir çalışma hazırladı: "&lt;b&gt;Tarihin anlamı: Spengler, Toynbee ve Kant Üzerine Denemeler&lt;/b&gt;" (The Meaning of History: Reflections on Spengler, Toynbee and Kant).&lt;br /&gt;Öğrenimi  sırasında Kissinger bir Londra'daki Tavistock Enstitüsü'nün bir "grup  terapi" programına gönderildi; program direktörü H.V. Dicks 2. Dünya  Savaşı'nda İngiliz faaliyetleri için "&lt;b&gt;delilik doktrini&lt;/b&gt;"ni  (madness doctrine) geliştirmişti; o sıra Psikolojik Harp Araştırmaları,  Müttefik araştırma Kuvvetleri'nde (Psychological Warfare Studies,  Supreme Headquarters of the Allied Expeditionary Forces) başkan olarak  çalışıyordu. Anlaşılan Tavistock'un beyin yıkama oturumlarının etkisiyle  Kissinger "&lt;b&gt;güvenli irrasyonellik"&lt;/b&gt; (credible irrationality) doktrinini benimsedi; bu SSCB'ye karşı taktik nükleer savaş ın temeli olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Görevleri:&lt;/b&gt; &lt;br /&gt;" &lt;b&gt;William Yandell Elliott&lt;/b&gt;'un  yönetiminde Kissinger Harvard Uluslar arası Semineri'nin (Harvard  International Seminar) direktörü oldu (1951 - 69). Kissinger Seminer'in  yayın organı "Confluence, An International Forum"un editörlüğünü de  yaptı. Bu dergi 1951'de kuruldu, 1958'de kapandı. Harvard Uluslar arası  Semineri Wilton Park modelini örnek alıyor ve geleceğin sayısız lider  adayları indoktrine ediliyor ve Anglo-amerikan "&lt;b&gt;etki ajanları"&lt;/b&gt; olarak kaydediliyordu.&lt;br /&gt;"Confluence" Elliott tarafından "novus nascitur ordo" ("&lt;i&gt;yeni bir düzen doğdu&lt;/i&gt;") sloganıyla kuruldu; bu H.G. Wells'in 1928'deki "&lt;b&gt;Açık Komplosu&lt;/b&gt;"na  açık bir gönderme idi. Yayın aynı zamanda Smith Richardson ve Ford  vakıflarınca da (John McCloy başkanlığında) desteklendi. Danışman  heyetinde başka bir Elliott çömezi olan McGeorge Bundy de bulunuyordu.  Derginin 1956'daki iki nüshası, Ku Klux Klan'cı ve "Wells'ci demokrat"  Başkan Woodrow Wilson'a ayrıldı. Diğer yazarlar arasında İngiliz faşisti  Enoch Powell'dan Karl Jaspers'a (faşizmin ideologlarından Friedrich  Nietzsche'yi çok propaganda etmiştir) dek herkes vardı.&lt;br /&gt;"  Elliott'un yardımıyla Kissinger bir seri ulusal güvenlik örgütünde  göreve sokuldu; bunlar arasında Operasyon Araştırma Daire (Operation's  Research Office) danışmanlığı (1950-61), Psikolojik Strateji Kurul  (Psychological Strategy Board) Başkanlık danışmanlığı (1952), Operasyon  Eşgüdüm Kurulu (Operations Coordinating Board) danışmanlığı (1955), ve  Silah Sistemleri Değerlendirme Grubu (the Weapons Systems Evaluation  Group) danışmanlığı (1959-60) vardır. &lt;br /&gt;" Kissinger, New York &lt;b&gt;Dış ilişkiler Konseyi &lt;/b&gt;(New  York Council of Foreign Relations) başkanı John McCloy'un ve CFR  (Council of Foreign Relations - Dış ilişkiler Konseyi) üyesi McGeorge  Bundy himayesinde CFR'nin Nükleer Silahlar ve Dış Politika Görev  Gücü'nde (Nuclear Weapons and Foreign Policy Task Force) görev aldı. &lt;br /&gt;"  Hükümet Dairesi, Uluslararası İlişkiler Merkezi, Harvard  Üniversitesi'nde (Department of Government, Center for International  Affairs, Harvard University) üyeydi (1954-69). Sıksık merkez direktörü  Robert Bowie ile çekişir ve bölüm profesörlerince "&lt;b&gt;Kissassinger&lt;/b&gt;"  (İng. "kiss ass": kıç öpmek) olarak nitelenirdi. Aynı zamanda Kissinger  Harvard siyaset yardımcı profesörüydü (1959-69); 1962'de profesör oldu  ve 1969'a kadar görev aldı. Onun Uluslar arası ilişkiler Merkezi'ndeki  görevi Harvard'daki işini garantiye aldı - kimi üst düzey yönetim  itirazlarına rağmen. Elliott ve Bundy (o sıra Harvard'da dekan)  muhalefeti aşmakta yardımcı oldular. &lt;br /&gt;" Özel Araştırmalar Projesi (Special Studies Project), Rockefeller Brothers Fund, Inc.'de direktörlük (1956-58). &lt;br /&gt;" Dışişleri Bakanlığı'nda danışmanlık (1956-69).&lt;br /&gt;"  Kissinger ulusal Güvenlik Kurulu'nda göreve Başkan Ulusal Güvenlik  İşleri Yardımcısı McGeorge Bundy'nin danışmanı olarak başladı (1961),  ama sonra Başkan John F. Kennedy'nin emriyle işten atıldı, çünkü o yıl  Berlin Krizi'nde taktik nükleer silahların kullanılması için ısrar  etmişti. &lt;br /&gt;" Nixon ve Ford hükümetlerinde Başkan Ulusal Güvenlik Yardımcılığı (1969-75) yaptı. &lt;br /&gt;" Dışişleri Bakanı oldu (1973-77)&lt;br /&gt;Kariyeri boyunca William Yandell Elliott'un bir çömezi olarak ve ona sadakatle Kissinger bir &lt;b&gt;İngiliz ajanı &lt;/b&gt;olarak  çalıştı ve bunu itiraf da etti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın  (British Foreign Office) kuruluşunun 200. yıldönümü sebebiyle, &lt;b&gt;Kraliyet Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü&lt;/b&gt;  (Royal Institute of International Affairs) - Chatham House'da 10 Mayıs  1982'de yaptığı bir konuşmada bunu itiraf etti. Başkan Franklin Delano  Roosevelt'in Sir Winston Churchill'in 2. Dünya Savaşı'nın bitiminde  tekrar sömürgeleşme amaçlarına karşı çıkan tutumuna uzun ve temel bir  eleştiri yapan Kissinger kabul etti ki, "&lt;i&gt;Beyaz Saray'daki günlerimde  İngiliz Foreign Office'i Amerikan State Department'tan daha çık haberdar  ettim - ama bu pratiğin, İngiliz olan tüm şeylere zaafıma rağmen-  kalıcı olmasını tavsiye etmem.&lt;/i&gt;" Kissinger sözlerine devamla, İngiliz Foreign Office dokümanlarına dayanan bir politika formüle ettiğini "&lt;i&gt;oysa  hala işlemdeki yazı (working paper) ile kabinece onaylı doküman  (cabinet approved document) arasındaki farkı tam bilmediğini"&lt;/i&gt; de söyledi.&lt;br /&gt;Nixon  hükümetindeki görevinin başından itibaren Kissinger İngiliz Foreign  Office ve Downing Street No: 10 (İngiliz Başbakanlık Konutu) ile  düzensiz temaslarla olsa da Dışişleri Bakanları William P. Rogers ve  Malvin Laird'in işlerini baltalamaya koyuldu. Bunların ikisi ve Nixon da  döneminin ilk zamanları Vietnam'dan çekilmek istiyorlardı. Dahası Bakan  Rogers, Başkan Nixon'un desteğiyle, Ortadoğu sorununa bir çözüm aramış;  ,Ortadoğu'nun Batı Avrupa'nın ortaklığıyla kalkındırılması ve sürece  Rus yardımının da dahil edilmesini önermişti. Nixon'un yemin töreninden 2  hafta geçmeden "&lt;b&gt;Rogers Planı&lt;/b&gt;" Ulusal Güvenlik Kurulu'na bakan  yardımcısı Joseph Sisco tarafından sunuldu; Sisco ABD'nin İsrail ile  Arap ülkeleri arasında sadece "dürüst" bir tutum takınmasının değil,  İsrail'e baskı yaparak 1967'de işgal ettiği topraklardan çıkmasını da  sağlaması gerektiğini vurguladı.&lt;br /&gt;İngilizler hemen Kissinger'ı bu  planı yoketmek üzere devreye soktular. O bunu başardı, ve dünyayı  termonükleer bir savaş ve iktisadi çöküşün eşiğine getirdi. Başkan  Nixon'ı ikna ederek, hem Vietnam hem de Ortadoğu'da SSCB'nin Amerikan  "iradesini" test ettiğini ve asla bir barış ortağı olamayacağını  söyledi. "Rogers Planı"nın çöküşünün sonucu 1973 Ortadoğu Savaşı ve  petrol ambargosu ( 1) oldu. Sonraları Kissinger Suriye ve İsrail'e  Lübnan'ı bölmeyi teklif etti; bu süreçte amaç FKÖ'nün parçalanmasıydı.  Böylece Kissinger Lübnan İçsavaşı'nı sahneye koydu, ve bu İran'ın ve  Ortadoğu'nun da uzun süre destabilize edilmesi için bir model oluşturdu.&lt;br /&gt;1975  baharı, Lyndon LaRouche'un yeni bir altın rezervine dayalı uluslar  arası para sistemini önerdiği esnada, Kissinger Paris'e gelerek  LaRouche'un Arap ve İsrailli yetkililerle bu konuda yaptığı görüşmelere  müdahale etti ve bir Arap ülkesini, LaRouche heyetini bir diplomatik  misyon statüsüyle ağırlamaya devam etmesi halinde, Amerikan gıda  ambargosu ile tehdit etti.&lt;br /&gt;Vietnam savaşına gelince, o sürdü ve  Amerikan asker cesetleri sayısı tırmanmaya devam etti; sonunda Kissinger  1973'te (hiç uygulanmayan) bir ateşkesi görüşmeye razı oldu ve ABD  1975'te Vietnam'dan çekildi. Bu süreçte Kissinger gizlice savaşı  Kamboçya ve Laos'a da yaydı. Kissinger'ın gizli ve yasadışı Kamboçya  bombardımanı 1970'te başladı, yüzbinlerce Kamboç köylüsü öldürüldü;  kalanları soykırımcı Kızıl Kmerler'in kucağına sürüldü; onlar da kalan  nüfusun birkaç milyonunu 1975-79 terör rejimleri sırasında yokettiler.  Herhangi adil bir savcılık soruşturması kriterleri içinde Kissinger  Kamboç soykırımından suçlanabilir.&lt;br /&gt;Ama Kissinger'ın Kamboç  soykırımı "buzdağının görünen kısmıdır". Sir Henry'nin global soykırım  planlarına bakılmalıdır ki, bunlar Hitler'inkileri aşar. 110 Aralık  1974'te Kissinger ve Ulusal Güvenlik Konseyi kadrosu bir taslak  hazırladılar: "&lt;b&gt;Ulasal Güvenlik Etüdleri Muhtırası 200: Dünya Nüfus Artışının ABD'nin Denizaşırı Çıkarları Açısından Etkileri" &lt;/b&gt;(National  Security Study Memorandum 200: Implications of Worldwide Population  Growth for US. Security Overseas Interests) (NSSM 200). BURADA  SOYKIRIMIN ABD HÜKÜMETİNİN RESMİ MİLLİ GÜVENLİK POLİTİKASI OLMASI  ÖNERİLİYORDU.&lt;br /&gt;Sonraları, çok gizli mührü kaldırılan NSSM 200, &lt;b&gt;Dünya nüfusunun ençok 8 milyarda tutulmasını ve 2075'te beklenen 22 milyardan kaçınılmasını &lt;/b&gt;öneriyordu. Bu kadar nüfus artışının "savaşlar ve devrimlere" yolaçacağını söyleyen NSSM 200 "&lt;b&gt;gıda kontrolünün&lt;/b&gt;"  hızlı nüfus artışını durdurmak için kullanımını öneriyor ve modern ve  yoğun tarım tekniklerinin başka bölgelerde yoğun nüfusu beslemesine  rağmen "çok fazla sermaye yatırımı" gerektirdiğini iddia ediyordu. NSSM  200'ün diğer bir iddiası, azgelişmiş ülkelerdeki nüfus artışının,  sanayileşmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarını  tüketeceği idi.&lt;br /&gt;NSSM 200, 13 ülkeyi özel hedef seçti; bunların Çin  dışındaki nüfus artışının %47'sinden sorumlu olduğu varsayıldı:  Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Meksika, Endonezya, Brezilya,  Filipinler, Tayland, Mısır, TÜRKİYE, Etopya ve Kolombiya.&lt;br /&gt;Kissinger,  "yoluna çıkan" sayısız yabancı lideri öldürtmekle de suçlanmıştır. 14  Ağustos 1982'de İtalyan görevlileri İtalya başsavcısına bir dosya  sundular: Bu dosyada İtalyan Başbakanı Aldo Moro'nun 1978'de kaçırılması  ve öldürülmesiyle ilgili deliller vardı. Dosyada Moro'nun eşinin, kızı  Agnese'nin ve oğlu Giovanni'nin ifadeleri vardı. Bunlara göre Kissinger  1975'te Moro'yu Hıristiyan Demokratların lideri olarak İtalyan Komünist  Partisi'yle istikrarlı bir milli birlik hükümeti kurmak ve terörü  önlemek yönlü çabalarından dolayı tehdit ediyordu.&lt;br /&gt;Moro'nun  kaçırılmasına dek geçen o dönemde (görünüşte Kızıl Tugaylar tarafından)  ve sonra öldürülüşünde (cesedi 9 Mayıs 1978'de bulundu) NATO,  İngilizlerin ve Sir Henry'nin tüm desteğiyle İtalya ve Moro'ya karşı bir  "Gerilim Stratejisi" yürüttü, burada hem "kızıl" (sol), hem "kara"  (sağ) terör ve darbe girişimleri kullanıldı. Bu terörün çoğu, ve  özellikle faşistlere düşen kısmı, "Propaganda-Due" &lt;b&gt;(P2) Mason Locası&lt;/b&gt; tarafından desteklendi, ki Kissinger ve yardımcısı General Alexander Haig (2 ) bu locaya gizili fonlardan para akıtmıştı.&lt;br /&gt;Bundan  sonra Pakistan Başbakanı Zülfikar Ali Butto'nun olayı gelir. 5 Temmuz  1977'de bir askeri darbe ile devrildi,ve hapsedildi ve 4 Nisan 1979'da  asıldı. Ölümünden kısa süre önce Butto, devrilişini meşru gören bir  hükümet bildirgesine karşı yazdığı cevapta (Ocak 1979'da "Pakistan  Yazıları" - The Pakistan Papers - adı altında EIR dergisinde yayınlandı)  Butto, devrilişinin asıl sebebinin Kissinger'la düştüğü anlaşmazlık  olduğunu ve Kissinger'ın onun "idam fermanını" imzaladığını yazar.  Kissinger'ın onu tehdidinin, Butto'ya göre sebebi ise, Kissinger'ın  "Pakistan'a enerji bağımsızlığı kazandıracak uranyum işleme  tesislerinin" geliştirilmesini durdurma ısrarını dinlememesidir.&lt;br /&gt;EIR'in 1978'deki "&lt;b&gt;Britanya'nın Kissinger'ını İhanetten dolayı Kovun&lt;/b&gt;"  broşüründe anlatıldığı gibi Kissinger ve Haig, Beyaz Saray içinden  Nixon'a karşı Watergate skandalını düzenlemişlerdir. Kissinger kendi,  Oxford Üniversitesi'nden mezun ulusal güvenlik memuru David Young'ı,  Watergate "tesisatçı ekibinin" (3 ) başı olarak göndermiştir. Washington  Post gazetesinin "derin ses" kanalından bilgiler gelirken (bunlar  sonunda Nixon'un istifasına yolaçtı) Kissinger gazetenin yayıncısı  Katharine Graham'la kişisel dostluk ilişkisini sürdürmüştür. Aslında  Kissinger ve Haig Beyaz Saray'daki tüm kilit karar mekanizmasını  ellerine geçirmişlerdi, böylece ABD Başkanlık kurumunu yıkmaya  giriştiler.&lt;br /&gt;" 1977'de hükümetten ayrıldıktan sonra Kissinger &lt;b&gt;Trilateral Komisyon&lt;/b&gt;'un  Kuzey Amerika direktörlüğüne geldi; Zbigniew Brzezinski bu kurumun  kurucu genel başkanıydı, ve Brzezinski, Kissinger'ın eski görevi olan,  ulusal güvenlik danışmanlığına geldi; yeni gelen Başkan Carter'a  danışmanlık yapacaktı.&lt;br /&gt;" Kissinger, kendi şirketi Kissinger  Associates, Inc.'in kurucusu ve başkanı olarak İngiltere'den Lord Peter  Rupert Carrington'u kurucular kuruluna aldı. Bu "danışmanlık firması"  İngiliz gizli servisinin gayrıresmi kolu olarak faaliyet gösterdi.  Kurucu başkan yardımcısı Brent Scowcroft ve kurucu Genel Müdür Lawrence  Eagleburger idi. Kissinger, daha sonra aynı şekilde Kent Associates'i  kurdu.&lt;br /&gt;Kissinger, Orta Amerika Partilerarası Ulusal Komisyonu'nun  da (National Bipartisan Commission on Central america) başkanıydı  (1983-84); burası Başkan Ronald Reagan'ca kuruldu; ve Reagan, kendi  yönetiminin Kissinger'la hiçbir ilgisi olmayacağı seçim sözünden döndü.  Komisyon raporu gelir gelmez, Başkan Reagan Kissinger'ı Başkanlık Dış  Haberalma Danışman Kurulu'na atadı (1984-89). Kissinger bu makamı  kullanarak sadece en gizli ABD istihbarat belgelerine vakıf olmakla  kalmadı; birçok kirli operasyonu da başlattı.&lt;br /&gt;" Kissinger şimdilerde Stratejik Ve Uluslararası Etüdler Merkezi, Georgetown Üniversitesi'nin mütevelli heyetindedir. &lt;br /&gt;"  Şimdiki görevleri arasında olanlar: Uluslar arası Danışmanlar Kurulu  üyeliği, Chase Manhattan Bank; Uluslar arası Danışmanlar Kurulu üyeliği,  Hollinger International, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, ContiGroup  Companies, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, Freeport McMoran Copper  &amp;amp; Gold, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, First-Mark Holding;  Direktörler Heyeti üyeliği, The TCW Group, Inc.; Danışman Direktörler  Heyeti üyeliği, American Express Co.; Danışman Direktörler Heyeti  üyeliği, Forstman Little &amp;amp; Co.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Eserleri: &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;-" Nuclear Weapons and Foreign Policy &lt;b&gt;(Nükleer Silahlar ve Dışpolitika - 1957&lt;/b&gt;).  CFR projesinin bu kitabı Kissinger'ca yazılıp Gordon Grey'in adıyla  basılmıştır. Feodal, sınırlı, "böl-parçala" (set-piece) taktik nükleer  savaşı över; aynısı Bernard Earl Russell'ın desteklediği Pugwash  Konferansı'nda da savunulmuş; bu konferansın ilk oturumlarının çoğuna  Kissinger katılmıştır. Kitap şöyle der: "&lt;i&gt;Askeri operasyonların aşama  aşama olabildiği ölçüde, bir seri olay, bir sonraki aşamaya geçmeden  önce sonuçlandırılır; böylece bu şartları değerlendirmek ve anlaşma  teklif etmek imkanını verir. Nükleer çağın çelişkilerinin sonuncusu,  gizlilik örtüsünün yokluğunun askeri hedeflere varmayı kolaylaştırması  değildir; bu çok gelişmiş teknoloji çağında, "savaşlar feodal dönemin  tarzı gösterilere dönüşecek ve yine güçten çok irade sınanır olacaktır."&lt;/i&gt;  Bu, tam da Lord Russell'ın Pugwash dostu Dr. Leo "Strangelove"  Szilard'ın ( 4) kendi Ortadoğu'da "dar alanda sınırlı nükleer savaş"  senaryosunda savunduğu şeydir.&lt;br /&gt;-" A World Restored Castlereagh, Metternich and the Restoration of Peace 1812-22 (&lt;b&gt;Yeniden Kurulan Dünya: Castlereagh, Metternich ve Barışın Yeniden Kuruluşu 1812-22&lt;/b&gt;)  (1957). Bu kitapta İngiliz ve Habsburg oligarşik modelinin Viyana  Kongresi'ndeki başarıları savunulur. Kissinger Avrupa tarzı güçler  dengesi mekanizmalarının, bağımsız milli devletler ilişkileri düzenine  üstünlüğünü savunur, ve İngilizlerin yanında Amerikan cumhuriyetçiliğine  karşı yeralır. &lt;br /&gt;-" The Necessity for Choice: Prospects of American Foreign Policy (&lt;b&gt;Seçim Zorunluluğu: Amerikan Dışpolitikasında Seçenekler - 1961&lt;/b&gt;)&lt;br /&gt;-" The Troubled Partnership: A Reapprisal of the Atlantic Alliance (&lt;b&gt;Sorunlu Ortaklık: Atlantik İttifakı'nın Bir Değerlendirmesi - 1965&lt;/b&gt;)&lt;br /&gt;-" White House Years (&lt;b&gt;Beyaz Saray Yılları - 1979)&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;-" For the Record (&lt;b&gt;Bunu Kaydedebilirsiniz - 1981&lt;/b&gt;)&lt;br /&gt;-" Years of Upheaval (&lt;b&gt;Kaos Yılları - 1982)&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;-" Observations: Selected Speeches and Essays (&lt;b&gt;Gözlemler: Seçme Konuşma ve Yazılar - 1984&lt;/b&gt;)&lt;br /&gt;-" Diplomacy (&lt;b&gt;Diplomasi - 1994&lt;/b&gt;)&lt;br /&gt;-" Years of Renewal (&lt;b&gt;Yenilenme Yılları - 1999&lt;/b&gt;)&lt;br /&gt;-" Does America Need A Foreign Policy? (&lt;b&gt;Amerika'nın Dışpolitikaya İhtiyacı Var Mı? - 2001&lt;/b&gt;).  Bu kitapta Kissinger dünyanın "Westphalia Anlaşması sonrası" döneme  girdiğini iddia eder. Bağımsız milli devletler dönemi kapanmıştır ve  dünya hükümeti yeni dünya düzenidir..&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Şimdiki Bağlantıları:&lt;/b&gt; Trilateral Komisyon Yönetim Kurulu, Uluslar arası Kurtarma Komitesi (International Rescue Committee) Direktörler Kurulu, CFR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Dipnotlar:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;1) &lt;i&gt;Arap  ülkeleri tarihlerinde ilk ve son kez birlikte ve OPEC bünyesini  kullanarak savaşta İsrail'i destekleyen Batılı güçlere karşı petrol  ambargosu başlattılar; Batı ekonomileri durma noktasına geldi. &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;2) &lt;i&gt;Eski  NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı; 1980'de Gen. Kenan Evren, onun  "askerce sözünü" kabul ederek Yunanistan'ın NATO'ya dönüşüne Türk  vetosunu kaldırdı; buna karşılık AB'ye Türkiye'nin girişine Yunan vetosu  da kalkacaktı; ama böyle olmadı. (ç.n.) &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) &lt;i&gt;Tesisatçı kılığında rakip partinin merkezine dinleme cihazı yerleştirenler (ç.n.)&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;4)&lt;i&gt; Peter Sellers'ın unutulmaz politik taşlaması "Dr. Strangelove" filmine gönderme &lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;kaynak:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Zbigniew Brzezinski and September 11th, EIR Special Report, February 2002&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviren: &lt;b&gt;Altay Ünaltay&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-7720803440535158224?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/7720803440535158224/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=7720803440535158224' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/7720803440535158224'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/7720803440535158224'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2010/09/dunya-politikasina-yon-verenler-henry.html' title='DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Pf4H4mlrq_4/TnNa30rwdXI/AAAAAAAAACU/3gGMp7wD7vI/s72-c/Image27.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-5866020730299816181</id><published>2011-08-22T17:57:00.003+03:00</published><updated>2011-09-22T18:27:48.608+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dünya politikasına yön verenler'/><title type='text'>FULBRIGHT TEZKERESİNİN SIRRI, BAŞKAN EISENHOWER'IN VEDA KONUŞMASI</title><content type='html'>&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-wtiiIbiNEeQ/TntN0q87hyI/AAAAAAAAADE/Y_fddYnbAOQ/s1600/Image5.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-wtiiIbiNEeQ/TntN0q87hyI/AAAAAAAAADE/Y_fddYnbAOQ/s1600/Image5.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Sen. William Fulbright&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Başkan John Kennedy yönetiminin başlamasından 6 ay geçmişti, Senato Dışilişkiler Komisyonu başkanı J. William Fulbright (Arkansas senatörü) yönetime karşı sağ kanat subaylardan gelebilecek bir darbe ile ilgili uyarılarda bulundu. Gerçi Fulbright kendi "darbe" (coup) sözünü kullanmadıysa da, başkaları kullandı; özellikle de böyle bir darbeyi planladıklarını "reddedenler".&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu özel raporun ima ettiklerinden dolayı burada Fulbright tezkeresi üzerine ilk elden bir soruşturmanın sonuçlarını vereceğiz; bunlar değerlendirmeye açık olup bu hayatı konuda asla "son söz" kastıyla söylenmiş değillerdir; daha çok süregiden bir tarihi soruşturmanın ilk meyveleridirler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Temmuz 1961 "Fulbright Tezkeresi"nin arkasında 1961 Nisanı’nda Tümgeneral Edwin Walker’ın görevden alınışı vardır. Walker, Augsburg, Batı Almanya’daki birliklerine John Birch Society (1) propagandası ile siyasi aşılama yapıyordu. Ama bu subaylar içinde çok daha geniş bir siyasi faaliyetin en adı çıkmış vakasıydı; olaylara muhtemelen H. Smith Richardson Vakfı’ndan Frank Barnett, Dışpolitika Araştırma Enstitüsü’nden (Foreign Policy Research Institute - FPRI) Robert Strausz-Hupe (daha sonra Pennsylvania Üniversitesi’ne geçti), ve Amerikan Strateji Enstitüsü (Institute for American Strategy - IAS) de dahildi. Sonraları 1970’ler ve 80’lerde Richard Mellon Scaife, Smith Richardson Vakfı ve Olin Vakfı’yla birlikte bu operasyonların çoğunun finansını üstlendi. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ama aktüel bağlam - ve Fulbright’ın bundan haberi olmadığı açık – şu idi:&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1) Özel Harp dairesinin, Eisenhower yönetiminin son aylarındaki alışılmamış ve çok gizli imkan ve operasyonları, ve&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;2) Eisenhower’ın "özgürlüklerimiz ve demokratik sürecimiz"in giderek büyüyen "askeri endüstriyel kompleks"çe tehdit edildiği uyarısı; bu Eisenhower’la kendi askeri şefleri arasındaki 8 yıllık sıcak mücadeleden sonra geldi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ve sonra, Fulbrigt’ın uyarısından birkaç ay sonra Pentagon’da "Monguz  (2) operasyonu"nun gizli planlaması başladı; hedef Küba lideri Fidel Castro’nun devrilmesi ya da öldürülmesiydi; kısa sürede buna Kennedy yönetimini Küba’yla bir savaşa sürükleyecek terör eylemlerinin yapılması da dahil edildi. Kübalı kaçakları kullanacak bu Pentagon/CIA operasyonundan çıkan birçok iz sonuçta Kennedy’nin kendinin Kasım 1963’te öldürülmesiyle sonuçlanan karmaşık olaylara gider. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Fulbright Tezkeresi&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Fulbright Tezkeresi 1961 Temmuzu’nda kişisel bir mektup olarak Senato’dan Savunma Bakanı’na gitti; bu görevde Robert MacNamara vardı. Mektup başlığı "Askeri Personelin Halka Yönelik Propaganda Faaliyetleri" idi. Tezkere, 1958’de bir Ulusal Güvenlik Konseyi talimatının "askeri personelin ve tesislerin soğuk savaş belasına karşı toplumun bilincini yükseltmek" için kullanılmasını ABD politikası haline getirmesi ile başlıyordu. Fulbright, özel kurumların hazırladığı materyallerin askerlerce dağıtıldığını; bunların Başkan’ın politikasına aykırı olduğunu bildiriyordu. 1958 direktifi ile başlatılan programların fiiliyatta "aşırı sağ kanat konuşmacılar / yayınlar kullandığını, bunun muhtemel sonucunun yönetimin dış ve iç siyasetinin halk nazarında küçük düşürülmesi olduğunu" bildiriyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Fulbright’ın askeri darbe iması şöyle geçer: "Belki Fransız generallerin ayaklanma çağrısını nihai tehlike için örnek vermek aşırı olur. Yine de, subaylar, Fransız ya da Amerikalı olsun, bazı ortak özellikler taşır; bu onların mesleklerinden gelir ve dünyanın her yerinde çok sayıda "tetikte askeri parmak" vardır. Bu tehlike çok uzak ve amerikan geleneğine aykırı görünse de, "uzun alacakaranlık mücadelesi" (Başkan Kennedy Soğuk Savaşı böyle nitelemiş ve "bizim hayat süremizde" çözülemeyeceğini söylemişti) de öyledir, ve toplumu eğitecek bir amerikan askeri programı da öyledir."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Fulbright Milli Harp Koleji’nde (National War College) görev ve operasyonların ve bu kurumun Amerikan Genelkurmay Başkanlığı (Joint Chiefs of Staff – JCS) altında çalışıp çalışmayacağının gözden geçirilmesini önerdi; ayrıca FPRI, IAS, Richardson Vakfı, Milli Harp Koleji, ve Genelkurmay arasındaki ilişkilerin "bu ilişkilerin yönetimdekilerle çelişen bir görüşe resmi destek sağlayıp sağlamadığı açısından" da değerlendirilmesinde ısrar etti.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Fulbright askeri personelin dahil olduğu soruşturulması gereken 11 eğitim ve propaganda faaliyeti saydı; bunlar arasında şunlar vardı:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Beka Stratejisi" (Strategy for Survival) konferansı; Forth Smith ve Little Rock, Arkansas’da düzenlendi; konuşmacılar George S. Benson ve Harding College, Searcy, Arkansas’dan diğer konuşmacılardı (Benson, Church of God’dandı – Tanrı’nın Kilisesi – icatları arasında Kenneth Starr da vardı, o İngiliz bağlantılı bir haberalma elemanı ve vaizdi). Harding College yaygın gösterilen bir film yaptı: "Haritada Komünizm". Film komünizmin yayılmasından Franklin Roosevelt’i (Sovyetler Birliği’ni tanıdığı için) ve General George Marshall’ı (Çin’i komünistlerin almasına izin verdiği için) suçlu buluyordu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Dört Boyutlu Savaş Semineri"; Pittsburgh’da düzenlendi IAS’ın öndegelen konuşmacısı ABD dışpolitikasının 2. Dünya Savaşı’ndan beri Sovyetlerin eline oynadığını iddia etti; Kennedy’nin bazı danışmanlarının da "kimi dışpolitik fikirleri vardı ki, bunlar ortalama Amerikalıyı korkudan titretirdi".&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Başka toplantı ve seminerlerle yaygınlaştırılan bir HUAC  (3) yanlısı film "İptal Harekatı" (Operation Abolition). Hıristiyan Antikomünist Haçlı Seferi’nden (Christian Anti-Communist Crusade) Dr. Fred C Schwartz, FBI ajanı Herbert Philbrick ("Üç Hayatım Oldu" kitabının yazarı), Richardson Vakfı ve IAS’tan Frank Barnett buralarda çıktılar ve Komünist ihtilalciliği ve sızmasına karşı uyarılar yaptılar; Kennedy yönetimi politikalarını eleştirdiler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Fulbright tezkeresine ekli birkaç dokümandan biri "Atom Bilimcileri Bülteni"nden (Bulletin of the Atomic Scientists) bir makaledir; konusu "Nükleer Çağda Amerikan Stratejisi" adlı kitaptır (American Strategy for the Nuclear Age); bu kitabın askeri kökenli seminerlerin ana çerçevesini çizdiği bildirilir.  Kitap Frank Barnett tarafından yazılmıştır; Barnett o sıra hem IAS hem Richardson Vakfı’nda araştırma direktörüdür; kitaba FPRI direktörü Robert Strausz Hupe ve Albay William Kintner’dan katkılar vardır (Kintner o sıra FPRI’deydi).&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Makale açık şekilde IAS’ın 1955’te Chicago’da bir sempozyumdan doğmuş olduğunu bildirir; sempozyumun adı "Milli Askeri-Endüstriyel Konferans"tır. IAS,  H. Smith Richardson Vakfı tarafından kurulmuş ve finanse edilmiş olup konferans amaçlarını devam ettirecektir. 1959’da IAS, bir seri "Milli Strateji Seminerleri" başlatır; bunlara Genelkurmay’ca yedek subayları eğitme yetkisi verilir. IAS ve Strausz Hupe Milli Harp Koleji ile sıkı işbirliği içinde çalışırlar. Bu seminerlerdeki konuşmacılar arasında Harvard’dan William Yandell Elliott ve Henry Kissinger da vardır. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Fulbright Tezkeresi, bekleneceği gibi, ciddi tartışmalar başlattı; makale ve yazılar yayınlandı perde arkası faaliyetleri de başlamadı değil.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;FPRI ve direktörü Robert Strausz Hupe bir askeri darbe planladıklarını yalanlama kampanyası başlattılar. FPRI kendi "çalışanları, dostları ve destekçilerine" 18 Ekim 1961’de mektup göndererek Fulbright’ın saldırısından bahsetti ve uzunca kendi faaliyetlerini savundu. Diğer şeylerin arasında şunu da söyledi: "FPRI, Fulbright tezkeresinde zikredilen dört kurum arasında anılmaktan gurur duyar. Ancak, onlarla ilişkilerimizin soruşturulması eleştirmenlerimiz açısından hayal kırıklığı olacaktır. FPRI’de ABD askeri personelini, Cezayir’deki Fransız benzeri bir hükümet darbesine teşvik eden herhangi bir fesat ve düzen faaliyeti yoktur."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bundan kısa süre sonra Strausz Hupe "Atom Bilimcileri Bülteni"ne bir mektup yazar; bir kopyasını da William Yandell Elliott’a gönderir. Mektup "Sevgili Bill" diye başlar. Elliott şüpheli seminerlerin kiminde konuşmacıdır; bunlar arasında Temmuz 1960’ta Milli Harp Koleji’nde ve Nisan 1961’de Chicago’da yapılan ikisi de vardır. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Fulbright Tezkeresi elden ele geçerek birçok Kongre soruşturmasını da başlatır. Soruşturmalar "Askeri Soğuk Savaş Eğitim ve Konuşma Teftiş Politikaları" üzerinedir ve Senato Silahlı Hizmetler Komitesi’nce hazırlanan Özel Komite’ce yürütülür. Soruşturmalar 1961 sonu ve 1962 başlarında yapılır. Edwin Walker ve IAS seminerleri, doğal olarak soruşturmaların önemli hedefidir. Ama soruşturmaların seyri içinde FPRI’ce yürütülen seminerlerle Frank Barnett ve IAS arasında şüpheli bir ayrım yapılır –"sorumlu" seminerler ile kaçıklarca yapılan "kukuriku" (!) seminerleri ve "kaldırım taşı" seminerleri (!) – terimler Barnett’e aittir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Walker Komite önünde Nisan 1962’de ifade verdiğinde silahlı kuvvetlerin teslimiyetçi ve zaferden kaçan bir milli politika tarafından felç edildiği ile başlar. "Ben bu teslimiyetçi politikanın kurbanıyım," der. Askeriyenin sivillerce kontrolü bir komiserler (4) sistemini andırmaya başlamıştır. "Komünizme direniş irademiz emildi," der. "Ben uluslar arası komünist komployla yazılı olmayan bir işbirliği ve gizli ittifak politikasının kurbanıyım."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Eisenhower’ın Veda Konuşması&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-k5EKTMCFqo4/TntPLRW6VbI/AAAAAAAAADI/d9chcxxffuc/s1600/Image6.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-k5EKTMCFqo4/TntPLRW6VbI/AAAAAAAAADI/d9chcxxffuc/s1600/Image6.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Başkan Eisenhower&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Fulbright tezkeresinden 6 ay önce (önceki - ç.n.) Başkan Dwight D. Eisenhower "askeri endüstriyel kompleks" hakkında kendi uyarısını yayınladı. 17 Ocak 1961’deki veda konuşmasında Eisenhower diyordu ki:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Barışı korumakta hayati bir unsurumuz askeri kurumumuzdur. Silahlarımız kudretli ve derhal kullanıma hazır olmalıdır ki, muhtemel düşman kendi imhasını göze almak zorunda kalsın.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Askeri kurumumuz bugün eski barış zamanlarındakini çok az andırır, hatta 2. Dünya Savaşı ya da Kore’de çarpışan güçlerimizi çok az andırır bir haldedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Son dünya savaşına dek ABD’nin bir silah sanayii yoktu. Ama Amerikan saban yapıcıları, gerektiğinde ve istendiğinde kılıç da yapabiliyordu. Ama bugün artık acil milli savunma dönüşümleriyle vakit kaybını göze alamayız; sürekli ve dev boyutlarda bir silah sanayii yaratmalıyız. Buna ilaveten üç buçuk milyon insan doğrudan savunma konularında görevlidir. Askeri güvenliğe bugün tüm Amerikan şirketlerinin gelirlerinin toplamından fazla harcıyoruz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu devasa askeri kurumlaşma ve büyük bir silah sanayii Amerika için yeni bir  tecrübedir. Bunun toplam etkisi – ekonomik, politik, hatta manevi – her şehirde, her eyalet merkezinde, her hükümet dairesinde hissediliyor. Bu gelişimin zorunluluğunu kavrıyoruz. Yine de bunun menfi yönlerini anlamaktan geri kalmamalıyız. Çabalarımız, kaynaklarımız ve geçimimiz hep bundan etkilenmiştir; ve toplumsal yapımız da.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Hükümet çevrelerinde beklenmedik etkilerin oluşmasına hazırlıklı olmalıyız. Bunları askeri endüstriyel kompleksçe arzulanır ya da arzulanmaz olabilirler. Dengeleri kaymış bir gücün felaketli yükselişi ihtimali vardır ve sürecektir. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu bileşimin ağırlığının özgürlüklerimiz ve demokratik işleyişimizi tehlikeye atmasına asla izin veremeyiz. Hiçbirşey garantili değildir. Yalnız uyanık ve bilinçli bir vatandaşlık dev endüstriyel ve askeri savunma mekanizmasını kendi barışçı metodlarımız ve hedeflerimizle uyumlu olmaya sevkedebilir; ve ancak böyle güvenlik ve özgürlük birlikte gelişebilirler."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Eisenhower’ın uyarısı – 1961 Martı’nda Başkan Kennedy tarafından ve 1962’de emekli general Douglas MacArthur tarafından tekrarlandı – savunma sanayilerinin büyüyen gücüne basit bir ima olarak yorumlanıp bir kenara itildi. Ama somut nedenler, olayların bundan öte olduğuna– ve Eisenhower’ın, askeri kurumlaşmanın siyasi etkilerinin "her şehirde, her eyalet merkezinde" hissedildiği uyarısına - inanmaya götürüyor. O burada sadece askeriyeye değil, Wall Street desteğinde olan ve dev bir silahlanmayı ve Sovyetlerle karşılaşmayı teşvik eden vakıflar, think tank’ler ve özel kurumlara da gönderme yapıyordu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-HgVXs4Tnox4/TntQGC1LF4I/AAAAAAAAADM/kG83r7oniLE/s1600/Image7.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-HgVXs4Tnox4/TntQGC1LF4I/AAAAAAAAADM/kG83r7oniLE/s1600/Image7.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Başkan Kennedy&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;John F. Kennedy’nin hangi şartlar altında 1961’de göreve geldiğini – ve hangilerinin sonunda onu ölüme götürdüğünü – anlamak için, Başkan Eisenhower’ın Soğuk Savaşçılara ve askeriyeye karşı mendi yönetimi döneminin özellikle son iki yılında yürüttüğü ve çoktan unutulmuş savaşlara göz atmak gerekir.  &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Gerçekten de, Eisenhower’ın başı ilk yönetim döneminden beri Genelkurmay’la dertli idi – eski bir mareşalin böyle davranacağını askeri şefler beklememişlerdi. 1954 sonu Genelkurmay Ike’ın askeri bütçedeki kesintilerine açıkça karşı çıktı; kendi "kitlesel mukabele" doktrini gereği Ike konvansiyonel güçleri büyütmenin gerekli olmadığını düşünüyordu. Defalarca aşırı askeri harcamaların ekonomiyi çarpıttığını, ve güçlü ve sağlıklı bir ekonominin en iyi savunma olduğunu söyledi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="font-family: Arial,Helvetica,sans-serif; margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Askeri bütçe ve stratejik doktrini tek ayrım noktaları değildi. 1954’te üç kez, Fransızlar Çinhindi'nde yenildiğinde Genelkurmay –Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’ın ateşli desteğiyle – nükleer silahların "Önleyici kullanımını" savundu. İlk ikisinde Vietminh’e  ( ) karşı, üçüncüsünde Çin’e karşı; o sıra Fransızlar ısrarla Çin’in Ho Chi Minh’e destek için Vietnam’a gireceğini söylüyordu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Bj12oDVGUIQ/TntQp2aHkiI/AAAAAAAAADQ/6aqJ47VMBtI/s1600/Image8.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-Bj12oDVGUIQ/TntQp2aHkiI/AAAAAAAAADQ/6aqJ47VMBtI/s1600/Image8.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;John Foster Dulles&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Eisenhower Genelkurmay’ını topladı ve onlara Çin’e atom saldırısının kesinlikle Rusya’yı savaşa sokacağını söyledi; bu nedenle, diyordu, böyle bir savaşı yürütmenin tek yolu aynı anda hem Rusya hem Çin’e nükleer saldırıydı. Ike, Rusya’yı yoketmenin mümkün olabileceğini söyledi ve sonra komutanlara sordu: "Hadi böyle bir zafer kazandık, sonra ne yapacağız? Burada Elbe’den Vladivostok’a bir alandan konuşuyoruz ... yakılmış yıkılmış, hükümet yok, haberleşme yok, bir açlık ve felaket bölgesi. Sorarım size, medeni dünya bu durumda ne yapar? Tekrarlıyorum, bir zafer yok, hayalini görüyoruz."&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Genelkurmay’ın nükleer savaşı savunduğu dördüncü bir olay 1955 Baharı'nda Formosa (Tayvan) Krizi idi. Ama, biryandan Eisenhower Çinlilerle bir savaşı engellemeye çalışırken Genelkurmay ve Savunma Bakanlığı Çin’le bir savaşın açıkça tartışmasını yapıyorlardı; sonuçta Ike öfkelendi, "Bu herifler bir patronları olduğunu anlamıyorlar," dedi ve Savunma Bakanlığını şahsen üstlenmekle tehdit etti.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1955’te Maxwell Taylor Genelkurmay Başkanı olduğunda, Taylor’un savunduğu "esnek cevap" –küçük, daha çevik ve sınırlı savaşlar yürütebilecek birimler, örneğin Üçüncü Dünya’daki Sovyet destekli ayaklanmalar gibi- Eisenhower’ın kitlesel mukabele doktriniyle karşı karşıya geldi. Taylor, kendi başkomutanıyla kamu önünde tartışmaya girmek yerine, Kongre ve akademi camiasından kendi "esnek cevap" politikasına müttefikler aramaya koyuldu. Destekçileri arasında Senatör John F. Kennedy, Paul Nitze, ve McGeorge Bundy vardı; bu ekip Taylor’un Kennedy yönetimi sırasında askeri politikayı devralmasının temellerini atmaya koyuldu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1957’de Sovyetler Sputnik’i uzaya gönderince, Eisenhower, "füze açığı"na sebep olmakla suçlanarak ağır hücumlara uğradı, halbuki sorun daha önce çıkmıştı ve Adlai Stevenson 1956 seçim kampanyasında bunu malzeme yaptı. 1957’de Hava Kuvvetleri bir rapor yayınlayarak Sovyetlerin 1963’te ilk-saldırı gücüne ulaşacağı tahminini yaptı – ama buna CIA bile itiraz etti.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Aynı yıl, Ford Vakfı’ndan H. Rowan Gaither başkanlığındaki bir komisyon, Sovyetlerin hızla ABD’ye yetiştiği kanaatine vardı; bu gidişle sürpriz kıtalararası füze saldırısı yapabileceklerdi. Yayınlanan raporda dev bir silahlanma isteniyordu; Ike buna itiraz ederek ABD’yi bir "garnizon devletine" çevirmeyeceğini söyledi. (Hatta bu komisyonun üç üyesi "önleyici nükleer savaş" istedi).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Sonra 1958 başları, Rockefeller Brothers Vakfı milli güvenlikle ilgili bir rapor yayınladı; rapor şöyle bitiyordu: "Şimdiki gidiş değiştirilmezse, dünya güç dengesi Sovyet bloku lehine kayacaktır." Rockefeller raporu ayrıca askeri harcamalarda derhal bir artış istiyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Yangına benzin döken, "Washington Post’tan" Joseph Alsop’un 1958’de yayınladığı yazı dizisi oldu. Burada kullandığı sahte rakamlarla ABD’yi kıtalararası balistik füze üretiminde Sovyetlerin fersahlarca gerisinde gösteriyordu. Eisenhower bir özel konuşmasında Alsop için "yeryüzündeki hayvan türlerinin en aşağısı" dedi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ike biliyordu ki, "füze açığı" konusundaki iddialar doğru değildi, ama U-2 uçuşları ve diğer gözlem kaynaklarından gelen gizli bilgiyi açıklayamazdı; bunlar Sovyetlerin hayli geride olduğunu gösteriyordu. Ike yine biliyordu ki, ABD vurulması zor Polaris denizaltı füze sistemini geliştiriyordu; bunun anlamı ABD’nin kitlevi bir ikinci saldırı kapasitesini İlk Sovyet saldırısından sonra da koruyabileceği idi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Dahası, Soğuk Savaş propaganda makinesi ülkeye verdiği izlenimde, Eisenhower’ı 1958-59 Berlin krizine yeterli tepki vermemiş olarak gösterdi ve ondan genel seferberlik ilanı, ve Doğu Avrupa’da halk ayaklanmalarını desteklemesi istendi. Eisenhower bu istekleri ve giderek artan silahlanma lobiciliği faaliyetlerini "büyük çapta politik bir histeri" diye niteledi. Biyografi yazarı Steven Ambrose bu dönemi yazarken, "Eisenhower’ın önemli işlerinden biri milleti yatıştırmak idi" der. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;U-2 Olayı ve Paris Zirvesi&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Richard Nixon’un halefi olacağından korkan Eisenhower (her ne kadar ikinci aday Nelson Rockefeller’e Nixon’ı tercih etse de), görevindeki son iki yılını silahlanma yarışına bir son vermek ve dünya barışını getirmeye adadı. Eisenhower giderek daha çok kendini Savunma Bakanlığı, Genelkurmay ve CIA  ile çatışma halinde buldu. Bu sonuncular, örneğin Sovyetler Birliği üzerinde daha çok U-2 uçuşu için bastırıyorlardı. Oysa Ike bunu provokasyon olarak görüyordu. Ve yine onlar daha çok silahlanma harcaması istiyorlardı. Mart 1959’da Eisenhower Genelkurmay’a bir mesaj göndermek zorunda kaldı; onlara "ordunun bu ülkede bir araç olduğunu, politika üreten bir kurum olmadığını hatırlatıyordu; Genelkurmay şefleri üst düzey politika kararlarından sorumlu değillerdi."&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Eisenhower Mayıs 1960’da Kruşçev’le Paris’te buluştuğunda başkanlığını bir nükleer test yasağı anlaşması ile taçlandırmak istedi. Bunun daha sonra bir silahsızlanma anlaşmasına gidecek yolu açacağına inanıyordu. Buna şiddetle karşı çıkıldı; muhalifler sadece 1960 başkanlık kampanyasında yarışan Demokratlar değil, kendi yönetimi ve özellikle de Genelkurmay idi. Cumhuriyetçi Parti’de Rockefeller açıkça Eisenhower’ın barış politikalarına karşı çıktı. 1960 kampanyasına girerken her kesim daha çok silahlanma harcaması istiyordu. Pentagon Eisenhower’a, onun B-70 bombardıman uçağına muhalefeti nedeniyle açıkça karşı çıktığında ve Hava Kuvvetleri Komutanı Kongre önünde B-70’in ülkenin savunması açısından "hayati" olduğu yönünde ifade verdiğinde, Eisenhower öfkeyle Genelkurmay’ın başkomutana kamuoyu önünde bu açık muhalefetini "ihanete bedel" olarak mahkum etti.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Paris Zirvesi, ve Ike’ın test yasağı anlaşması ve Sovyetlerle detant hayalleri CIA’in U-2 casus uçağının 1 Mayıs 1960’da Sovyetlere zorunlu iniş yapışıyla darmadağın oldu. U-2 olayında Ike özellikle Allen Dulles tarafından iki kez aldatıldı ve sonra bunu farketti. Önce Ike’ı dehşete düşürecek şekilde 1960 baharında Dulles bir uçuş daha diye ısrar etti. Ike eğer herhangi bir şey ters giderse, bunun Paris zirvesini berhava edeceğini söylüyordu. Dulles ve CIA başkan yardımcısı Richard Bissell Başkana güvence verdiler ve herhangi bir şey ters giderse uçağın kendi yoketme mekanizmasıyla tahrip olacağını, pilotun öleceğini ve Sovyetlerin hiçbir delil bulamayacağını söylediler. Sonuçta uçak düştüğünde Eisenhower önce büyük yanlış yaparak herşeyi inkar etti. O sıra Kruşçev ona bir tuzak hazırlıyordu; sonunda sadece uçağı değil sağ salim haldeki pilot Gary Powers’ı da sahneye çıkardı. Uçağın içerde sabote edildiği de ihtimal dahilindedir; amaç Eisenhower’ın planlarını bozarak zirveyi dağıtmaktı. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-b8oQBn8ZxFk/TntRG7F7gnI/AAAAAAAAADU/zpA6zAmPpyE/s1600/Image9.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-b8oQBn8ZxFk/TntRG7F7gnI/AAAAAAAAADU/zpA6zAmPpyE/s1600/Image9.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0cm; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;U-2 casus uçağı&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu olay Eisenhower döneminin sonu oldu. Daha sonra Ike kendi yönetiminin arkasından çevirdiği oyunlara karşı geri safta mücadele etme durumuna düştü. O sıra Genelkurmay açıkça onun politikalarını eleştiriyordu. Haziran'da Cenevre’deki silahsızlanma görüşmeleri, beklendiği gibi çöktü; ve kısa sürede silahlanma yarışı Eisenhower’ın gözü önünde kontrolden çıktı. O, ABD nükleer arsenalinin Sovyetlere karşı üstünlük sağlamanın çok ötesine geçerek "delice" ve "amansız" hale geldiğini söyledi. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Kennedy Dönemine Geçiş&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ike’ın zayıf konumundan yararlanarak Dulles ve Pentagon’daki "özel harp" müttefikleri sonraki yönetim için harekete geçtiler – yönetim Nixon ya da Kennedy’ye geçsin farketmezdi. Bu işlerin arasında Küba'nın paramiliter güçlerce istilası hazırlıklarının hızlandırılması vardı. Yine Dulles’ın baskısıyla Eisenhower paramiliter bir gücün kurulmasını onayladı, akama harekata meşru bir sürgün hükümeti kuruluncaya dek izin vermeyecekti. Ve hep yaptığı gibi Ike, CIA paramiliter operasyonunun küçük çaplığı ve gerektiğinde inkar edilebilir olmasını istedi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Dulles, Edward Lansdale ve Pentagon’daki müttefikleri Kasım seçimlerinden kısa süre önce Fort Bragg, Kuzey Carolina’da bir Ordu Özel Harp Merkezi (Army Special Warfare Center) kurmayı başardılar. Planları büyük çapta Maxwell Taylor’un "gayrı nizami harp" ekibi tarafından yardım gördü, Taylor bunları 1959’da Genelkurmay Başkanlığının son yıllarında kurmuştu. Herkesten çok Taylor Ordu Özel Güçleri ile CIA arasında antiterör operasyonları evliliğini destekledi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Özel Harp okulunun ders programını Albay Edward Lansdale hazırladı; kendisi CIA’nin tepe antiterör uzmanıydı (Her nekadar resmi bordrosu Hava Kuvvetleri’nden olsa da). Lansdale 1950’lerin çoğunu Filipinler ve Vietnam’da geçirmişti. O sıra Lansdale Vietnam’dan dönmüş ve Pentagon Özel Harekat Dairesi’ne (Office of Special Operations) atanmıştı. Ders programı ağırlıklı olarak karşı terör ve pasifleştirme taktikleri ile doluydu; bunlara örnekliği Malaya’daki İngiliz ve Cezayir’deki Fransız tecrübeleri teşkil ediyordu (Fort Bragg’deki okul daha sonra, kaderin garip bir cilvesi, "John F. Kennedy Özel Harp Merkezi" olarak adlandırıldı).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-PUw4ijpXm5c/TntRmyKmFpI/AAAAAAAAADY/iwdbbb1qDW8/s1600/Image10.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-PUw4ijpXm5c/TntRmyKmFpI/AAAAAAAAADY/iwdbbb1qDW8/s1600/Image10.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Albay Edward Lansdale&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Aynı anda ve uğursuz bir biçimde CIA ve onun Özel Harp müttefikleri kendi "danışmanlık" faaliyetlerini 1960’lar Vietnam’ında başlattılar, yeni gelen Başkan’a bir "hoşgeldin oldubittisi" hazırlanıyordu.  &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bunun arkaplanında hatırlanmalı ki, Eisenhower Fransızların Vietnam’dan geri çekilmesine yardıma karşı çıkmıştı. NATO komutanı olduğu zamanlar Fransızları Çinhindi’ne bağımsızlık vermeye davet etti. Büyük saygıyla Eisenhower Franklin Roosevelt’in antikolonyalist görüşlerini paylaşıyordu ve 1953’te Winston Churchill’e eski usul kolonyalizmin artık süremeyeceğini söylerdi; Ike Churchill ve Fransız Başbakanı Laniel’le ilk karşılaştığında, onları sömürge konularında gözleri kör olarak bulduğunu rapor etti. Eisenhower daha sonra da Fransızlara Cezayir’de yardımı reddetti ve şöyle dedi: "Eski, milli bağımsızlığı ve kendi kaderini tayini destekleyen prensiplerimizi terkedip sömürgeciler arasına katılamayız."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1954’te Fransızlar Vietnam’da yenilgiye yaklaşırken, Eisenhower Amerikan askeri müdahalesi talepleriyle karşılaştı; talepler kara birlikleri göndermekten Vietminh’i atom silahlarıyla bombalamaya dek uzanıyordu. Ike, böyle bir müdahalenin "bizi emperyalizm ve sömürgecilik suçlamaları ile karşıkarşıya bırakacağını" açıkladı. Fransızlar Dien Bien Phu’da yenildikten sonra Genelkurmay ve Ulusal Güvenlik Konseyi Çin’e atom silahlarıyla saldırılmasını teklif etti. Eisenhower buna cevap verdi: "Çocuklar siz delirmişsiniz. Bu korkunç silahları Asyalılara karşı on sene içinde ikinci kez kullanamayız. Aman Tanrım." &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Yine de, Eisenhower Dulles’ın isteklerini kabul edip Vietnam’a CIA yardımı ile Amerikan askeri danışmanları gönderdi. Lansdale Filipinler’den 1954’te Vietnam’a getirildi ve Saygon Askeri Misyonu’nun başına geçti – amaç Eisenhower ve Kennedy yönetimleri esnasında buraya yerleşecek Amerikan müdahale güçlerinin temelini etmekti. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ama Başkan Kennedy öldürülmesine yakın ABD güçlerini vatana getirip savaşı sonlandırma planlarını açıkladı. Kennedy’nin politikası öldürüldükten birkaç gün sonra tamamen tersyüz edildi; böylece 1970’lerin başlarında Amerika’nın buradaki askeri 50.000’e çıktı – Eisenhower böyle birşeyi düşünemezdi bile.  Gerçekten de Ike Kennedy’yi, başkanlık geçiş döneminde brife ederken, iki kez Kennedy’ye Güneydoğu Asya’da karşılaştığı en büyük sorunun Laos (Vietnam değil) olduğunu söyledi. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Toparlarsak: Başkanlığı John F. Kennedy’ye devredene dek Eisenhower, savunma politikaları konusunda her taraftan hücuma uğradı; Cumhuriyetçilerden, Demokratlardan; "füze açığı" ve "roket açığı" sözü delilik boyutuna vardı. Askeri harcamaları kısmak konusundaki savaşı kaybetti; Sovyetlerle barış ve detant ümitleri darmadağın oldu. Ve askeri-CIA işbirliğinin "Özel Harp" imkanları hızla ABD’yi Vietnam ve başka yerlerde sınırlı savaşlara sokacak hazırlığa ulaştı. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Eisenhower’ın Veda Konuşması&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Eisenhower’ın o dönem "Uygarlıklar Çatışması" güruhundan çektiklerine örnek olarak, 1960’da yazılan "Amerika İçin Bir İleri Strateji" (A Forward Strategy for America" kitabı gösterilebilir. Yayınlayan Strausz-Hupe,’nin FPRI’sidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"İleri Strateji" Amerika’nın Soğuk Savaş’ı kaybettiği varsayımıyla başlar; Sovyetler galiptir ve artık Sovyetlerle bir barış umudu yoktur. Strausz Hupe geçen beş yılda (1955’ten beri) ABD’nin silahsızlanma konusunda "komünistlerce hazırlanan tuzağa düştüğünü" iddia eder; ABD yönetimi "silahsızlanma konusunda dünya kamuoyunun memnuniyetsizliğini yatıştırmaya çalışmaktadır". Ekim 1958’den beri nükleer deneme yasağı tartışmalarında, "Amerikan politikasının, özellikle tek taraflı deneme yasağının, ulusal güvenlik politikasını tamamen yıktığını" söyler.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Şüphesiz, tüm bu komünizme karşı "İleri strateji"si, aslında Strausz Hupe’nin, Eisenhower yönetimi zamanında başarısız bulduğu ABD politikasına yönelikti.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bunlar Eisenhower’ın Ocak 1961 veda konuşmasının perde arkasıdır. Askeri endüstriyel kompleksin giderek artan etkisi konusundaki uyarısının yanısıra Eisenhower, bir silahsızlanma anlaşması imzalayamamaktan duyduğu hayal kırıklığını da ifade etmiştir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Silahsızlanma, karşılıklı onur ve güvenle olmak koşuluyla sürekli bir gerekliliktir.  ... Bu gereklilik son derece keskin ve açık olduğundan, görevimi bırakırken resmi sorumluluklarım açısından burada hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim. Savaşın dehşet ve takip eden  üzüntüsünü yaşamış biri olarak, bir başka savaşın, bu, yavaş ve acılı olarak binlerce yılda inşa edilmiş uygarlığı tümden yokedeceğini bilen biri olarak, bu gece şunu demek isterdim: Barış ufukta. Hiç olmazsa diyebilirim ki, savaş önlenmiştir."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Kennedy Başkanlıkta, Kuşatma Altında&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Dört gün sonra, John F. Kennedy Başkan olarak and içti. Eisenhower’a nisbetle bir "şahin" olarak kampanya yapmış olan Jack (John denmek isteniyor, ç.n.) ve kardeşi Bobby (Robert, ç.n.) Allen Dulles’tan çok daha fazla etkiye açıktılar. Onlara hazırlanmış ilk tuzak Nisan 1961 Domuzlar Körfezi çıkartmasıydı (Küba’nın istila girişimi, ç.n.); çıkartma kuvveti Eisenhower’ın onayladığı 300 kişiden 3000’e çıkarılmıştı. Genelkurmay bu CIA operasyonunun başarısızlıkla sonuçlanacağını düşünüyordu; ama ses etmedi, Kennedy’yi operasyonla başbaşa bıraktı. CIA’in Küba halkının Castro’ya karşı ayaklanma isteği ile ilgili abartmasının yanısıra, bu felaketteki temel etken planlanmış hava saldırılarının iptaliydi. Bunun için Kennedy suçlandı, ama aslında bunu onun Ulusal Güvenlik danışmanı McGeorge Bundy yaptı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-9f_26BqMB9I/TntSFnev-_I/AAAAAAAAADc/OsWXVgewpXg/s1600/Image11.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-9f_26BqMB9I/TntSFnev-_I/AAAAAAAAADc/OsWXVgewpXg/s1600/Image11.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Allen Dulles&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Kennedy başarısızlığın tüm sorumluluğunu üstlendi, ama bu işin dibine dek inmeye kararlıydı. Ne yazık ki, Maxwell Taylor’u emeklilikten geri çağırıp bir soruşturma komisyonunun, Küba Araştırma Grubu’nun (The Cuba Study Group) başına oturttu. Bu andan itibaren –eğer daha önce değilse- CIA direktörü Allen Dulles, Taylor’u safına katmak için hedefine aldı; amaç Beyaz Saray’da antiterör ve gayrınizami harp konularında avukatlık ve ön cephe savunuculuğu yapacak bir adam bulmaktı. Küba Komisyonu’nda Bob Kennedy ve tabii ki Dulles da vardı; o komisyonun oturumlarını Domuzlar Körfezi fiyaskosundan ve CIA’den Genelkurmay’a kaydırmayı başardı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Dulles, ayrıca komisyonun oturumlarını sırf geçmişe değil, geleceğe de ilişkin manipüle etti ve John ve Bob Kennedy, ABD antiterör ve anti gerilla harp eğitim ve imkanlarını genişletmenin hayatiliğine ikna edildiler. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ama Başkan Kennedy bundan başka bir ders daha çıkardı –CIA ve ordu üzerinde kontrol sağlamalıydı. Taylor’un yolgöstericiliğinde Kennedy Ulusal Güvenlik Eylem Tezkeresi No: 55’i (NSAM Nr: 55) hazırlattı. Bu tezkere ile Genelkurmay sulh dönemi gizli operasyonlarından sorumlu kılındı. Bununla CIA elinden alınan yetki –aslında, denebilir ki, zaten ona hiç verilmemiş olmalıydı. (1947 Ulusal Güvenlik Kanunu’nda CIA diğerlerince elde edilen bilgileri analiz ve koordinasyonla sorumlu kılınıyordu, doğrudan istihbarat toplamak ve gizli operasyon yetkisi yoktu). Ama, gelenekçi bir asker olan Gen. Lyman Lemnitzer’ın yönettiği Genelkurmay gizli operasyonların sorumluluğunu istemedi ve CIA de bunun kendinden alınmasını istemedi, böylece Kennedy’nin politikaları hiçbirzaman uygulanmadı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Kennedy için hazırlanan ikinci tuzak Vietnam’dı. Domuzlar Körfezi başarısızlığının son günü  -20 Nisan 1961- Kennedy, Vietnam için genişletilmiş bir antiterör programını onayladı; bunun için yaratılan görev gücü Savunma Bakan yardımcısı (ve bir Wall Street avukatı) Roswell Gilpatrick’çe yönetiliyordu. Görev gücü komutanı Lansdale idi – görevi yeni başkanla yemin töreninden bir hafta sonra Vietnam üzerine yaptığı bir brifing toplantısında koparmıştı. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ama Kennedy Vietnam konusunda başka ve karşıt tavsiyeler de alıyordu –bunların onun üzerinde kalıcı etkisi oldu-; bunlar emekli Gen. Douglas MacArthur’dan geliyordu. Kennedy önce Nisan sonu MacArthur’u çağırdı; sonra onunla Beyaz Saray’da Temmuz 1961’de üç saat süren bir görüşme yaptı. MacArthur Kennedy’ye ünlü tavsiyesini yaparak, Asya’da asla kara savaşına girmemesini söyledi; Kennedy’nin Vietnam ya da Asya’nın başka biryerinde askeri yığınak yapmaması için adeta yalvardı ve "domino teorisinin"  (6) zırva olduğunu söyledi. 1963’te, Kennedy Vietnam’da savaşı hızlandırmak ve yeni Amerikan birlikleri göndermek konusunda ağır baskı altındayken, sıksık şöyle diyecekti: "Buna General MacArthur’u razı edin, ben de razı olurum."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1963 Ekimi’nde Kennedy Vietnam konusunda ilk politikasını resmileştirdi: NSAM Nr. 263 yayınlandı ve 1963 Noeli’nde Vietnam’dan 1000 ABD askerinin çekilmesini öngördü; 1965’te tüm askerler geri çekilmiş olacaktı. ALTI HAFTA SONRA KENNEDY ÖLDÜRÜLDÜ (büyük harfler çevirenin) ve politikası anında tersyüz edildi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-KHuESyPwZgo/TntSfg8pOqI/AAAAAAAAADg/SDuJ0Dyvx8I/s1600/Image12.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-KHuESyPwZgo/TntSfg8pOqI/AAAAAAAAADg/SDuJ0Dyvx8I/s1600/Image12.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Gen. Douglas MacArthur&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;"Northwoods Operasyonu"&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu arada, 1961 sonları Küba araştırma Grubu’nun çabaları sonucu Küba Görev Gücü oluşturuldu; bunun amacı Fidel Castro’yu devirmekti, bu harekat "Monguz Operasyonu" adıyla tanındı (Operation Mongoose) Küba Görev Gücü’nün komutanının da Edward Lansdale olması sürpriz değildi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Küba projesinin Castro’nun katlini de kapsadığı bilinen birşeydir. Ama son zamanlara dek bilinmeyen, 1962’de Küba Görev Gücü’nün aynı zamanda ABD’YE KARŞI DA TERÖR EYLEMLERİ (büyük harfler çevirenin) planladığıydı; amaç ABD’yi Küba’yla savaşa çekmekti.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1962 terör planının adı "Northwoods Operasyonu"ydu ve Genelkurmay Başkanı Lyman Lemnitzer imzasıyla yayınlandı. Ama bu işin yapılış tarzı gösteriyor ki, plan Lansdale ve onun Küba Görev Gücü'ndeki ekibince hazırlanmış ve Lemnitzer’a imza için sunulmuş; o da onu Savunma Bakanı Robert McNamara’ya sunmuştur. (McNamara’nın bu belgeleri alıp almadığı bilinmiyor; 2001 Nisanı’nda "The Baltimore Sun" gazetesi McNamara’nın ağzından şu ifadeyi yayınladı: "Bunu hiç duymadım. Kurmaydakilerin CIA tipi diyeceğim operasyonlardan bahsettiklerine ya da karıştıklarına inanamam.")&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Lemnitzer’ın önsözü Genelkurmay’ın çalışmayı "değerlendirdiğini" söyler; çalışma "Küba’ya bir askeri müdahale için meşruiyet sağlayacak gerekçeleri tasvir eder". Sözüne devamla "tek bir kuruma planın askeri ve paramiliter boyutlarını geliştirme sorumluluğu verildiğinin" varsayıldığını söyler, ve sorumluluğun Genelkurmaya verilmesini tavsiye eder.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ekli çalışma "Küba’ya ABD Askeri Müdahalesinin Meşruiyeti", bir ABD askeri müdahalesi için siyasi kararın, ancak "bir müddet gergin süren ABD – Küba ilişkilerinden sonra ABD’nin meşru mazeretleri olduğu bir konuma gelmesiyle" çıkacağını varsayar. Dünya kamuoyu ve BM, Küba Hükümeti’nin saldırgan ve sorumsuz tavrı konusunda etkilenecek ve Küba Batı Yarımküre’de acil ve kestirilemez bir barış tehdidi olarak gösterilecektir."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bundan sonra bir seri eylem teklifi ile ABD’nin askeri müdahale meşruiyeti sağlanır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;İlk teklif "bir seri iyi koordine edilmiş olaydır"; olayların sahnesi Guantanamo, Küba’daki ABD deniz üssüdür. Dost Kübalılar kullanılır, Küba askeri üniforması giyerek üste çatışma çıkarırlar; cephaneliği havaya uçururlar, limanda bir gemiye sabotaj düzenlerler ve üs girişinde bir gemiyi batırırlar.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Sonraki: "Bir ‘Maine’i Hatırlayın’ olayı düzenlenebilir  (7) ... Guantanamo’da bir ABD gemisini havaya uçurup Küba’yı suçlayabiliriz", ya da bir gemiyi Küba karasularında uzaktan kumandayla uçurabiliriz. Çalışma şu soğukkanlı tahmini yapar: "ABD gazetelerindeki kayıp listeleri faydalı bir milli öfke dalgası yaratacaktır."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Çalışma devam eder: "Miami bölgesinde bir komünist Küba terör saldırısı düzenleyebilir, diğer Florida şehirlerine, hatta Washington’a bunu yayabiliriz. Terör saldırısı ABD’ye sığınmış Kübalı mültecileri hedef alabilir. Florida’ya gelen bir mülteci gemisini batırabiliriz (gerçekten ya da gösteri olarak). Ya da ABD’deki Kübalı göçmenlerin hayatına yönelik saldırılar düzenleyebiliriz. ...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Birkaç plastik bombayı iyi seçilmiş yerlerde patlatmak, Kübalı ajanların tutuklanması ve hazırlanmış dokümanların ifşaı da faydalı olur..."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Teklif edilen diğer eylemler arasında sahte Sovyet Mig uçaklarının sivil uçaklara saldırısı, gemilere saldırısı ve uzaktan kumandalı ABD askeri uçaklarını vurması sayılabilir. "Hava ve deniz taşıtlarının kaçırılması girişimleri" de teklif edilmiş, ve sonra –hepsinin en kurnazcası olan bir planda- Küba hava sahasında sahte bir sivil yolcu uçağının düşürülmesi buna eklenmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Başkan Kennedy planı reddetti, ve ordu tüm belgelerin imha edilmesini emretti. Yine de, bu belgelerin kimi imhadan kurtuldu, ve onyıllarca çok gizli mührü  altında saklandıktan sonra yenilerde günışığına çıktı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-qnm0Mm5swbU/TntS_DF5Q0I/AAAAAAAAADk/p9iRN-k0CHY/s1600/Image13.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-qnm0Mm5swbU/TntS_DF5Q0I/AAAAAAAAADk/p9iRN-k0CHY/s1600/Image13.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Gen. Lyman Lemnitzer&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;"Politik Savaş"&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;CIA/askeri mekanizması içinde Dulles ve Lansdale’ce yürütülen operasyonlara paralel olarak FPRI/Richardson/IAS şebekelerince yürüten "özel" operasyonlar da Fulbright Tezkeresi’nde anlatılır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu şebekeler içinde kilit bir isim Frank Barnett’tir; o sıra H. Smith Richardson Vakfı başkanı ve aynı zamanda IAS program direktörüdür. Tarihsel süreklilik adına şu da belirtilmeli ki, 1961’de Barnett Ulusal Strateji Enformasyon Merkezi’nin (National Strategy Information Center – NSIC) kuruluşunda Prescott Bush’a yardım etmiş; o da daha sonra Richard Mellon Scaife’den büyük mali destek görmüştür. NSIC bizi 1981’de Başkanlık Emri 12333’e (Executive Order 12333) getiren yerdir – yani Reagan – Bush "gizli hükümeti" ve "İran/Contra" skandalına  (8).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1951’e dönersek, Barnett Amerikan desteğinde Sovyet blokundan gelme göçmenlerden bir yabancılar lejyonu kurulup adının "esir milletler tugayı" konulmasını teklif etti. Tugay Ruslar, Polonyalılar, Macarlar, Ukraynalılar, Çinliler, Koreliler ve diğerlerinden oluşacaktı. Barnett, ayrıca, Soğuk Savaş stratejisi için ayrı bir Kabine Dairesinin ve bir "Politik Savaş West Point"unun  (9) kurulmasını önerdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1961’de Barnett yabancılar lejyonu fikrinden vazgeçmiş görünür, ama birçeşit az yoğunluklu harp-terör fikrini savunmakta buna "politik savaş" demektedir. "Bir Politik Savaş Önerisi" (A Proposal for Political Warfare) adlı bir makale yazar; Mart 1961’de "Military Review" dergisinde yayınlanır. Makale FPRI’nin 1960 "İleri Strateji"sinin bir devamı niteliğindedir.  Barnett "politik savaşı" sadece propagandadan öte bir şey olarak tanımlar:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Politik savaş bir hükümet ya da siyasi grupça düzenlenen sürekli bir çaba olup amacı iktidarın ele geçirilmesi, korunması ya da güçlendirilmesidir; hasım tanımlanmış bir ideolojik düşmandır; araçlar düzenli askeri kuvvetlerle yürütülen bir savaş dışındaki herşeydir; ancak böyle bir savaş "tehdidi" kapsam dışı değildir. Politik savaş, kısaca, savaştır, halkla ilişkiler işi değildir. Bir kısım ikna ise iki kısmı aldatmadır. Çeşitli tehdit ve şiddet yöntemleri kullanılır; bunlar arasında grevler ve ayaklanmalar, ekonomik yaptırımlar, gerilla ya da taşeron savaş taktikleri  ve eğer gerekirse düşman elitlerin kaçırılması ve öldürülmesi vardır."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Barnett, daha sonra ayaklanma ve cinayetler konusunu sessiz geçer ve kilit askeri ve sivil liderlerin komünizme karşı savaşta eğitimi ve seferberliği için sürekli kampanya çağrısı yapar. Şikayeti, Hür Dünya’nın daha komünizmi düşman olarak bile tanımlamayı kabul etmemesidir. Bazı ülkelerde komünist partilerin yasal olduğundan dert yanar. Komünistler özgürce yıkıcı faaliyetleri için kaynak toplayabilir; üniversitelerde eğitim verebilir, işçi sendikalarını, hatta hayati endüstri kollarında bile, kontrol edebilirler. "Batı düşmanı açıkça tanımlamamıştır. Hala savaşta olduğumuzu kabul etmiyoruz... Ortak ideolojik hedeflerimiz yok."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Birçok Çin-Sovyet kazanımının geriye çevrilebileceğini iddia eder; tabii eğer Batı demokrasilerinde kamuoyu komünist saldırının doğası konusunda yeterince uyanık olursa. Ama "eğer Amerikan kamuoyu Mao, Lenin ve Clausewitz konusundaki ev ödevlerini yapmazsa, hala Washington’a daha çok sosyal refah için baskı yapmaya devam edecektir" (!). Nasıl İngilizler Dunkirk  (10) arefesinde lüks ve hemen barış talep etmişlerse, der Barnett "Komünist amaçlar ve tekniklere ilgisiz bir Amerikan kamuoyu da daha çok özel imtiyaz, özel çıkar ve öncelik için lobicilik yapmaya devam eder."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ne yapılması gerektiğine bir örnek olarak, Barnett bir seri seminer önerir. Seminerler ondu ve Amerikan Strateji Enstitüsü (IAS) tarafından ortak yürütülecektir. IAS 1958’de kurulmuş olup, Richardson Vakfı’nca desteklenir ve ona "seyyar bir iç savaş koleji" de denebilir. IAS Genelkurmay’a iki haftalık bir strateji seminerinin yedeksubay ve ulusal muhafız askerlerine verilmesini önerir. Öğrenciler arasında eğitimciler, politik liderler, iş adamları, yayın yöneticileri ve yayıncılar olacaktır. Seminer ulusal Savaş Koleji’nde (National War College) 1959’da düzenlenir ve ders programındaki Komünizmle sürekli savaş ve muhtemel Amerikan karşı stratejileri FPRI tarafından hazırlanır. Barnett, o günden beri ülkenin dörtbir yanında 25 ulusal seminer düzenlenmiştir diye övünür.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Barnett kendi "politik savaş" lejyonları için askeri camianın 4 sınıfını hedef alır: 1) Yedeksubay öğrenci ve eğitimcileri; 2) Terhis edilen personel; sivil hayata öğretmen, yayın yöneticisi, işadamı vs. olarak dönecektir; 3) ABD’ye eğitim için gelen yabancı subaylar ve onların yerli muhatapları; 4) Emekli subay ve yedek subaylar; özellikle denizaşırı ülkelerde Amerikan bankaları, şirketleri ve ticari kurumlarında çalışanlar; bunların ABD’deki meslekdaşları da buna dahildir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Yazısını bitirirken yaptığı çağrıda "Amerikan ordusunun disiplinli teşkilatı, eğitim metodları, ve yedeksubay eğitim birlikleri, muvazzaflar ve savunma sanayi yoluyla sivil ilişkileri ile" diğerlerine "ordu dışı" ya da politik savaşımlarında önderlik etmesini diler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Barnett’in önerileri ve Edward Lansdale’in ve Pentagon Özel Harekat Dairesi’nin (Office of Special Operations) Kennedy döneminde yaptıklarının birbirine uygunluğu izaha gerek duymaz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Fulbright Ne Biliyordu?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Son bir not. 1961-62’deki askeri propaganda ve "Soğuk Savaş Eğitimi" konularındaki Kongre soruşturmalarından sonra, ve Frank Barnett’in muhteşem planına rağmen, bu seminerler ve ilgili faaliyetler bir süre yeraltına çekildi. Ama 1965’te Edward Lansdale, o sıra "emekliye" ayrılmış olarak Soğuk Savaş seminerlerinin canlandırılmasını teklif etti. Amerikan Güvenlik Konseyi’ne yazılan bir teklifin birinci kalemi olarak (aynı zamanda o kurumun memuruydu) yeni bir forum kurulmasını teklif etti; adı Özgürlük araştırmaları Merkezi olacak, Culpeper, Virginia'da bir malikanede konumlanacaktı (burası halen amerikan Güvenlik Konseyi'nin mülküdür).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Özgürlük araştırmaları Merkezi planlama komitesinde Ed Butler adlı biri vardı; o daha birkaç yıl önce New Orleans’ta bir operasyonda kilit adam olarak Lee Harvey Oswald etrafında bir "efsane" oluşturulmasında görev almıştı; sonuncusu Kennedy suikastindeki şamar oğlanıydı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Başından beri vurguladığımız gibi, Fulbright Tezkeresi, askeriyece ve FPRI ve Richardson Vakfı gibi özel kurumlarca resmi ordu desteğiyle yürütülen siyasi faaliyetlere dikkat çekmiş, bunların Başkan Kennedy’nin program ve politikalarına tehdit oluşturduğunu bildirmişti. Senatör Fulbright’ın, Kennedy’nin hayatına kasteden tehlikeden ne derece haberdar olduğu bilinmiyor –gerçi, Fulbright’ın Başkan Kennedy’yi Dallas’a kader buluşmasına gitmeden birkaç hafta önce gitmemesi için uyardığı biliniyor. Ancak, bugün bildiklerimiz ışığında ele alındığında  -ve bugün tekrar bir askeri darbe tehdidinin belirmesi ile- Senatör Fulbright’ın 1961’deki uyarıları üzerinde hala düşünülmelidir.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Kaynak&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;EIR Special Report, Zbigniew Brzezinski and September 11th, Şubat 2002, &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;http://www.larouchepub.com/other/2002/2906fulbright.html&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Dipnot&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;[1] ) Aşırı muhafazakar bir örgüt, 1958’de Robert Welch Jr. tarafından kuruldu; amacı ABD’de gizli komünist faaliyetlere karşı mücadele etmekti. Ç.n.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;[2] ) Mink, ermin, gelincik gibi hayvanların ailesinden bir çeşit küçük yırtıcı hayvan. Ç.n.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;[3] ) HUAC (House Un-American Activities Committee) Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi. 1938-75 arası ABD Temsilciler Meclisi’ne bağlı olarak çalıştı; ihanet ve ihtilalcilik örgütlerini kovuşturdu. Antikomünist nefret ve keyfi suçlamaları sonraları Senatör Joseph McCarthy’ye ilham kaynağı oldu. Ç.n.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;[4] ) Sovyet Rusya’da ordunun her düzeyinde komutan ile eş yetkili Komünist Parti komiserleri görevlendirilmesi; böylece ordunun parti denetiminde kalmasının garantiye alınmasını sağlayan sistem. Buluş Troçki’ye aittir. Ç.n.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;[5] ) Kuzey Vietnam milis güçleri ç.n.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;[6] ) Domino teorisi (Domino theory): Bir bölgede bir ülkenin komünist olması ile, bunun birbirini deviren domino taşları gibi, diğerlerine de bulaşacağını savunan ABD dışpolitika teorisi&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;[7] ) Maine, ABD savaş gemisi 15 Şubat 1898’de Havana limanında havaya uçurulur; 260 kişi ölür; olay İspanyol – Amerikan Savaşı’nı ateşler (Nisan 1898).&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;[8] ) İran – Kontra Skandalı: 1980’ler başında ABD yönetimi içinde Yarbay Oliver North başkanlığında bir gizli örgütün o sıra ABD silah ambargosu altındaki İran’a silah satarak buradan elde ettiği gelirle Nikaragua’da solcu Sandinista hükümetine karşı savaşan Contra gerillalarına silah sağlama girişimi. Girişim açığa çıkarıldı. Ancak Başkan Reagan olaya karışmasına rağmen cezalandırılmadı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;[9] ) West Point: Amerikan Harp Akademisi&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;[10] ) Dunkirk ya da Dunquerque: 2. Dünya Savaşı başlarında kıta Avrupası’ndaki çarpışmaları kaybeden İngiliz birliklerinin anavatana geri çekilme harekatı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-5866020730299816181?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/5866020730299816181/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=5866020730299816181' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/5866020730299816181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/5866020730299816181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/08/fulbright-tezkeresinin-sirri.html' title='FULBRIGHT TEZKERESİNİN SIRRI, BAŞKAN EISENHOWER&apos;IN VEDA KONUŞMASI'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-wtiiIbiNEeQ/TntN0q87hyI/AAAAAAAAADE/Y_fddYnbAOQ/s72-c/Image5.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-8737891409283286244</id><published>2011-08-22T17:52:00.003+03:00</published><updated>2011-09-22T18:28:47.661+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dünya politikasına yön verenler'/><title type='text'>AÇIK KOMPLO: H. G. WELLS VE DÜNYA İMPARATORLUĞU</title><content type='html'>&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-uQ9Y9KZffzU/TntMZD_XbjI/AAAAAAAAADA/SJJZk1b5St0/s1600/Image4.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-uQ9Y9KZffzU/TntMZD_XbjI/AAAAAAAAADA/SJJZk1b5St0/s1600/Image4.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1928’de ilerigelen İngiliz Yuvarlak Masa stratejisti H.G. Wells "Açık Komplo: Dünya Devrimi Planı"nı yazdı (The Open Conspiracy: Blueprints for a World Revolution, New York, Doubleday, Doran &amp;amp; Co.). "Açık Komplo" Wells’in "Mein Kampf"ı (Kavgam, A. Hitler’in kitabı, ç.n.) idi; bir dünya hükümeti kurmanın reçetesini veriyordu. Bu zamanla, belki kuşaklar boyu bir sürede, insanları kendine kazanacak, kurumlarını oluşturacak ve böylece bir Dünya "direktuarı" kurarak "yeni dünya düzenini" oluşturacaktı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Wells faşizm ya da komünizme karşı değildi, o bunları "yeni düzen" arayışının ilkel öncü tipleri görüyordu ve kendi dünya düzeni bunların yerine geçecekti.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Acık Komplo sosyalizm değildir" der Wells, "bundan çok daha gelişmiş bir düzendir; kendi sosyalist atalarından kalan ne varsa içinde sindirmiş ve kendine katmıştır." Hatta "genç insanların" Açık Komplo’ya İtalyan "fasci" teşkilatları misali katılmasını da önerir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ancak Wells’in Açık Komplo’nun hedefi gösterdiği tek bir düşmanı vardır: Bağımsız milli devlet. Onun yıkılması Wells’in hayatının amacıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Wells’in söylediği gibi, "bu benim dinimdir ... Bu kitap mümkün olduğunca açık ve basit hayatımın fikirlerini anlatır, dünyamın perspektiflerini. Diğer yazdıklarım, istisnasız olarak aynı temel konuyu araştırdılar, denediler, yorumladılar ya da açtılar, ta ki ben şimdi temeline dek çıplak olarak ortaya koyup hatasız açıklayabileyim.  .. Burada amaçlarımın yönlendiği nokta ve yaptıklarımın muhasalası vardır ... (Bu) tüm insan ihtiyaçları için de bir şemadır."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Wells, üç meşum hedef için yollar ortaya koyar; hareket savaş ve fakirliği kaldırmak ve insanı kendinden "korumak" adınadır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Milli devleti ebediyen sona erdirin, yerine "Atlantik" elitinin yönettiği bir dünya hükümeti getirin. "Açık Komplo" milliyetin dikkate alınmaması üzerine kuruludur, ve zararlı ya da engelleyici hükümetlerin, insanlığın şu ya da bu parçasını elde tutuyorlar diye kabul görmeleri için bir sebep yoktur. Atlantik toplumları dünyaya barış ve dünyanın bir ucundan diğerine söz ve hareket özgürlüğü getirebilir. Ve Açık Komplo’nun vazgeçemeyeceği bir gerçektir bu." Ama Wells temkinlidir, çünkü Açık Komplo "savaşı bitirmek" adına "savaş yapabilir." Açık Komplo’nun dünya barışına katkısı ve savaşları bitirmesinin, askerlerin, savaşçılığın ve askeri yöntemlerin sona erdiği anlamına gelmediğini açıklar. Asıl konu bu askerlerin "kime" sadık olacaklarıdır. Açık Komplo için "aydınlanmış" savaşçılar kullanmak gerekebilir. Wells der ki: "Başından itibaren Açık Komplo militarizmi karşısına alacaktır ... (ama) askerlik hizmetinin beklenen kaldırılışı ... zorunlu olarak askeri harekatın dünya "Commonwealth"i faydasına ve millici çeteleşmeleri bastırmak için yapılmasını da red anlamına gelmez; Açık Toplum üyelerinin askeri eğitimine de engel değildir.  ... Şimdiki hükümetimize olan sadakatımızın onun akıllı ve olgun tavrına bağlı olduğunu hissettirmeliyiz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;İnsan nüfusunu "dünya direktuarı" elitlerinin koyduğu sınırlar içinde tutmak. Bu nüfus kontrolü için kullanılacak yöntemler bilim (öjeni, kısırlaştırma, ve doğum kontrolü) ve dünya "direktuarı"nca topyekün ekonomik kontroldür; kredi çıkışı ve insanın hayatta kalması için gereken tüm ekonomik nesnelerin dağıtımı (yiyecek, su, barınak) kontrol edilir. Açık Komplo  "biyolojiyi ... insan nüfusunun dünyada yerleşim ve sayısını kontrol aracı kılar." Ve bu düzey kontrol olmadan insan nesli yokolmaya mahkumdur. Böylece ABD Anayasası’nın "genel refah" ilkesi yerine Wells "seçici refah" önerir; burada Dünya direktuarı ırk ıslahı için fazla nüfusu "elimine" eder. Bu yalnız maddi bir gereklilik değil, der Wells, ama Açık Komplo’da  "(İnsan) ruhu canavarca ve habis korkuların ve güdülerin eline bırakılmaz." ... İnsan daha iyi hissedecek, daha iyi olacak, daha iyi düşünecek, daha iyi görecek, tadacak ve duyacak. Bunların hepsi mümkündür. Bu yakıcı arzuları şimdi ondan kaçıyor, ve onunla alay ediyor, çünkü şans, kargaşa ve sefalet hayatına hükmediyor. Kaderin tüm ödülleri birbirini örtmüş ve kaybedilmiş. Hala şüphelenmek ve korkmak zorunda."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Sonsuza dek insanın Tanrı’nın suretinde yaratıldığı ve İyi’ye dönük bir tarafı olduğu  "hayalini" kaldırın. Bunun yerine Wells insanın "yetersiz hayvan" olduğunu söyler: Kıskançtır, öfkelidir, kolay kızar, ve "karanlıkta güvenilmez".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"İnsan habis bir hayvandır" der Wells, ve "ortak bir ahmaklığa, tembelliğe, alışkanlıklarına yapışmaya ve kendini haklı çıkarmaya" eğilimi vardır. İnsanda yaratıcı güçler "ani yıkıcı güçlerden" daha zayıftır. İnsan tabiatı "yıkıcıdır", der ve açıklar: "Yapmak uzun ve dertli bir iştir, birçok duraklamalar ve hayal kırıklıkları işe karışır, ama "kırmak" ani bir heyecan verir. "Gümbürtü" hepimize neşe verir. Bu içtepiler Dünya direktuarınca kontrol edilmelidir."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bir yerde Wells yeni dinini 6 "temel hayati gerek" olarak kalıba döker:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1. Şimdiki hükümetlerin ve onları kabulümüzün geçici olduğunun kesin açıklanması&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;2. Bu hükümetlerin anlaşmazlık-larının, insan ve mülkü militanca kullanmalarının ve dünya ekonomik sisteminin kuruluşuna müdahalelerinin her yol kullanılarak azaltılmasında ısrar&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;3. Özel, yerel ya da milli düzeyde kredi, ulaşım ve üretimin kaldırılarak bunların insan ırkının genel faydasına kendini adamış dünya direktuarına verilmesi&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;4. Dünyanın, örneğin nüfus ve hastalıklar açısından biyolojik kontrolünün gereğini kavrama&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;5. Dünyada asgari bir özgürlük ve refah standardını korumak&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;6. Kişisel hayatı bu işleri yapacak ve insan bilgisini, yeteneklerini ve gücünü geliştirecek bir dünya direktuarı emrine vermek."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ancak bu "hayatilerden" en önemlisi bunların hasılası olan insan ruhunun fethidir, ki Wells bunda ısrar eder; oysa bu insanı hayvandan ayıran şeydir. Ona göre tüm Açık Komplocular "ölümsüzlüğümüzün şarta bağlı olduğunu ve ırkımızda yattığını, kişisel olmadığını" kabul ederler.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Açık Komplo"yu okur okumaz diğer Yuvarlak Masa ihtilalcisi Bertrand Russell, Wells’e "bundan daha tam olarak kabul ettiğim bir şey bilmiyorum" diye yazar. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Kesintisiz Bir Süreklilik&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Wells’in "Açık Komplo"sunun ana hedefi "ABD ve Latin Amerika devletleridir". Burada Wells’e göre "seçkin sınıflara ve resmi vatanseverlere ... geleneksel bağlılık" daha azdır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;İlaveten, Wells küresel bir düşünürden başkası değildir, ve ABD’ye ek olarak o Rusya’yı da Açık Komplo’ca asimile edilecek önemli bir hedef görür. Bir yerde, heyecanla Sovyetler Birliği’nin "proleteryaya" olan resmi bağlılığına rağmen Açık Komplo’nun Moskova’da New York'tan önce hüküm süreceğini söyler.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Amerika’nın Açık Komplo için önemi çoktur, çünkü ekonomik gücü artmaktadır. Wells için Amerikan ekonomik sistemi ya da Hamilton’cu ekonomi, Açık Komplo’nun düşmanı, ama finansör sınıfı müttefikidir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1928’de şöyle der; Amerikan sanayilerinin korunmasının hiçbir pratik meşru nedeni yoktur, Amerikan finansı korumasız daha mutlu olacaktır," ama Açık Komplocular başaramazsa bu korumacılık sürgidecektir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Şüphesiz William Yandell Elliott ve Robert Strausz-Hupe tarafından oluşturulan kurumlar kesinlikle Wells’in, yeni dinine çok düşman bulduğu Amerikan sisteminin bitirilmesi "planlarına" uygundurlar. O çağdaşı ve gelecekteki işbirlikçi komplocularına hitaben "yeni dinin" yayılması emrini vermiştir. Şöyle diyor:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Özel uzman örgütlerce, örneğin Araştırma teşviki dernekleri, genel bilgi endeksleme, bilimsel metinlerin çevirisi, yeni bilginin yayılması dernekleri gibi, Açık Komplocuların büyük bölümünün artık enerjisi tamamen yaratıcı amaçlara kanalize edilebilir ve yeni bir dünya örgütü" kurularak "Londra’daki Royal Society, Avrupa’daki değişik Bilim Akademileri ve benzeri artık yaşlanmış ve yetersizleşmiş kimi eski ve güzel kuruluşlar" dahil edilebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Daha geniş anlamda, "Açık Komplo"yu yazarken Wells geniş bir Açık Komplocular devşirme şebekesinin kurulmasını savunur; bunlar kendi milli çevreleri içinde tüm milli devletlerin küresel olarak devrilişi, gezegenin koyu tenli ırklarının "bilimsel" yollarla azaltılması ve Tek Dünya oligarşik egemenliğinin  Anglo-Amerikan liderliğinde kurulması için çalışacaklardır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-uQ9Y9KZffzU/TntMZD_XbjI/AAAAAAAAADA/SJJZk1b5St0/s1600/Image4.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-uQ9Y9KZffzU/TntMZD_XbjI/AAAAAAAAADA/SJJZk1b5St0/s1600/Image4.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Açık Komplo"nun siyasi görevi, der Wells, "iki düzeyde ve tamamen farklı metodlarla yürütülmelidir." Ana politik hedef, politik strateji, "varolan hükümetlerin zayıflatılması, silinmesi, içerilmesi ya da ikame edilmesidir".  ... Bir ülke ya da il ayrı birim olarak elverişsiz ve daha makul ve ekonomik bir hükümet sistemince içerilmek zorunda ise de, bu şimdiki yönetiminin Açık Komplo’nun gelişimi için işbirliğine sokulmasına engel değildir."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ama Wells dikkatlidir; "hiç kimse" Açık Komplo’dan hariç tutulmamalıdır, ne sınıf, ne meslek ne de millet nedeniyle olsun. Tersine" ... Açık Komplo kökler olarak heterojen olmalıdır. Genç insanlar Bohemya Sokol’leri (Çek izci örgütleri, ç.n.) ya da İtalyan Fasci’lerine (Mussolini‘nin gençlik örgütleri ç.n.) benzer gruplar haline getirilmelidir. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Wells’in "Açık Komplo" kutsal kitabının ilk basımı yayınlandığında Rhodes Trust, Yuvarlak Masa, İngiliz Fabian Derneği, Kraliyet Dışişleri Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) ve onun New York şubesi, CFR (council of Foreign Relations – Dışilişkiler Konseyi) çoktan, Tek Dünya bayrağı altında kuşaklar boyu beyaz ajanlar ve provokatör ajanlar  toplama faaliyetine koyulmuşlardı. Wells’in "Açık Komplo"su bu çabaya bir odak verdi; uzun vadeli hedefleri genişçe açıklardı, ve en iyi ve parlak, ama belki de çürümüş zihinleri toplamanın ve devşirmenin önemini gösterdi; Wells bunlara "ciddi azınlık" adını verdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Üç çeyrek yüzyıl sonra Wells’in "Açık Komplo"su egemenliğini kuruyor. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-8737891409283286244?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/8737891409283286244/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=8737891409283286244' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/8737891409283286244'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/8737891409283286244'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/08/acik-komplo-h-g-wells-ve-dunya.html' title='AÇIK KOMPLO: H. G. WELLS VE DÜNYA İMPARATORLUĞU'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-uQ9Y9KZffzU/TntMZD_XbjI/AAAAAAAAADA/SJJZk1b5St0/s72-c/Image4.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-737448995979779572</id><published>2011-08-22T17:43:00.002+03:00</published><updated>2011-09-22T18:29:31.991+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dünya politikasına yön verenler'/><title type='text'>COUNCIL ON FOREIGN RELATIONS (CFR)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-UhpVjcf-4sA/TntKP1wngWI/AAAAAAAAAC8/vzAgXLMPYp8/s1600/Image37.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-UhpVjcf-4sA/TntKP1wngWI/AAAAAAAAAC8/vzAgXLMPYp8/s1600/Image37.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Yeni Dünya Düzeni (tek dünya yönetimi) ve Birleşmiş Milletler’e daha fazla yetki verilmesi konusuna Amerika’nın ilgisi etrafında dönen tartışmalardan kafası karışanlara; meselelerin içyüzünü bilmeyenlere; ve daha fazla arkaplan bilgisi isteyenlere aşağıdaki yazıyı sunuyorum.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;İlk biçimiyle "Savaş ve Barışın Açmazları" adıyla New Mexico State University’de iftihar derecesi için sunulan bu çalışmayla dalga geçildi. Tanınmış, yerel düzeyde atıfta bulunulan bir terörizm ve Orta Doğu "uzmanı" olan Dr. Yosef Lapid tarafından da "paranoya... belki de zihin hastalığının bir göstergesi" şeklinde tarif edildi. Gerisini siz düşünün...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Kaynağa atıfta bulunmak, "bilimsel yöntemdir" ama bu kural "Komplo Teorileri" için pek geçerli görünmüyor. Bin tane kaynak gösterilebilir, yine de "şüphecileri" ("realistleri") ikna etmeyecektir. Bana öyle geliyor ki, kanıtlara bakmayı reddederlerse, "zihin hastalığının göstergeleri" onlar için geçerli. Belki de SİZİN bilmenizi istemeyen daha meşum bir şey (gerçeği bilmek gibi) sözkonusu burada.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Paranoyak olmak demek, tehlike ve acı çektirme yanılsamalarına inanmak demektir. Tehlike gerçek ve kanıt da inandırıcı ise, bu durumda yanılsama olamaz. Kanıtları görmezden gelmek ve gerçek OLAMAYACAĞINI ümit etmek, zihin hastalığının daha bir göstergesidir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Mesele, felsefe veya siyasal görüş farklılığından çok daha öte birşey. "Soğuk Savaş"ın ortasında büyüyen bizim kuşağa, ulusal egemenliğimizi yoketmeye ve anayasal hükümetimizi devirmeye teşebbüs edenlerin vatana ihanet suçu işlediği öğretildi. Tartışılan grubun bu suçu işleyip işlemediğine lütfen siz karar verin.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Eğer bir grup, ulusal hükümetlerin ve çokuluslu şirketleri fiilen kontrol ediyorsa; medyanın kontrolü, vakıf bursları ve eğitim yoluyla dünya yönetimi (hükümeti) propagandası yapıyorsa; ve günün sorunlarını kontrol edip yönlendiriyorsa, bu durumda varolan seçeneklerin çoğunu kontrol ediyorlar demektir. Council on Foreign Relations (CFR = Dış İlişkiler Konseyi) ve gerisindeki finans gücü, yetmiş yıldır yaptığı gibi tüm bunları yapmış ve "Yeni Dünya Düzeni"nin promosyonunu yapmıştır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;CFR, Amerika Birleşik Devletleri’nin Yönetici Eliti’nin promosyon koludur. En etkili politikacılar, akademisyenler ve medya şahsiyetleri buraya üyedirler. CFR, etkisini kullanarak Yeni Dünya Düzeni’ni Amerikan hayatına nüfuz ettirmekte kullanıyor. "Uzmanları" karar alam sürecince kullanılmak üzere bilimsel yazılar yazıyor; akademisyenler birleşik bir dünyanın hikmetini açıklıyor; medya da mesajı yayıyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Amerika’daki en etkili insanların nasıl Anayasa’yı ve Amerikan egemenliğini yıkmak için bilinçlice çalışan bir teşkilatın üyesi olduklarını anlamak için, en azından 1900’lerin başına dönmemiz gerekir –her ne kadar, bakış açınıza ve inançlarınıza bağlı olarak, hikaye daha eskilere giderse de.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bir yönetici iktidar elitinin sahne gerisinde Amerikan yönetimini gerçekten kontrol ettiği görüşü, makam mevki sahibi pek çok Amerikalı tarafından ileri sürülmüştür. 1939-1962 yılları arasında Yüksek Mahkeme yargıcı olarak görev yapmış Felix Frankfurter, "Washington’daki gerçek yöneticiler görünmezler, sahne gerisinden iktidar kullanırlar" demişti. Bir arkadaşına gönderdiği 21 Kasım 1933 tarihli bir mektupta Başkan Franklin Roosevelt, "işin gerçeği şu ki (bunu sen de ben de biliyoruz), büyük merkezlerdeki bir finans unsuru ta Andrew Jackson’ın günlerinden bu yana yönetime sahip olmuştur". 23 Şubat 1954’te Senatör William Jenner bir konuşmasında şu uyarıda bulunmuştu: "Görünüşte anayasal bir hükümetimiz var. Hükümetimiz ve siyasi sistemimiz içinde, bir başka yönetim biçimini temsil eden bir organ, Anayasamızın modası geçtiğine inanan bir bürokratik elit var".&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Baron M. A. Rotschild’da şöyle yazmıştı: "Bana bir ülkenin parasının kontrolünü verin, kanunlarını kimin yaptığı umurumda değil". Bir hükümeti kontrol etkin biçimde kontrol etmek için tek gerekli olan, parası üzerindeki kontrole, yani para ve kredi arz ve talebi üzerinde tekeli bulunan bir merkez bankasına sahip olmaktır. Bu, İngiltere Merkez Bankası gibi özel mülkiyet altındaki merkez bankalarının kurulmasıyla Batı Avrupa’da yapılmıştı. Georgetown’lı profesör Carrol Quigley (Georgetown’dayken Bill Clinton’un akıl hocasıydı) merkez bankalarını kontrol eden yatırım bankerlerinin hedeflerine dair şunları yazmıştı: "her ülkenin siyasi sistemine ve bir bütün olarak dünya ekonomisine egemen olabilecek çapta ve özel ellerde bir dünya finans kontrol sisteminin yaratılmasından başka birşey değil...dünyanın uyum içinde hareket eden merkez bankaları ve sıkça yapılan özel toplantı ve konferanslarda ulaşılan gizli anlaşmalar tarafından feodalist bir tarzda kontrol edilen bir sistem.."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bir Amerikan merkez bankası kurma yönündeki ilk çabalardan olan The Bank of the United States (1816-36), ulusu tehdit ettiğine inanan Başkan Andrew Jackson tarafından lağvedilmiştir. Şöyle diyordu: "Şimdiki bankanın Amerikan yönetimini kontrol etmek için sarfettiği cesur girişim ve ortaya çıkardığı büyük rahatsızlık, bu kurumun kalıcılaştırılması ya da benzer birinin kurulması hatasına düşmesi durumunda Amerikan halkını bekleyen kaderin müjdecisidir".&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Thomas Jefferson da şunları yazmıştı: "Merkez Bankası, Anayasamızın ilkelerinin ve biçiminin mevcut kurumlar arasındaki en büyük düşmanıdır... Eğer Amerikan halkı, özel bankaların önce enflasyon sonra da deflasyon yoluyla paralarının basımına izin verirlerse, etraflarında çoğalacak bankalar ve şirketler, halkı tüm mülkünden mahrum bırakacaklardır. Hatta, babalarının fethettikleri kıtada çocukları evsiz barksız kalıncaya kadar."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu, Amerika’daki mevcut durumu tarif etmiyor mu?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;ABD, 20. yüzyıl başına kadar merkez bankası olmadan yapabildi. Kongre üyesi Charles Lindberg, Sr.’a göre yüzyıl başında, "Para Tröstü 1907 paniğine sebep oldu. Böylece Kongre’yi bir Ulusal Para Komisyonu kurmaya zorladı". John D. Rockefeller, Jr.’in kayınpederi Senatör Nelson Aldrich’in başkanlığındaki Komisyon, bir merkez bankası kurulması yönünde tavsiyede bulundu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Yasal olmamasına rağmen (zira yalnızca "Kongre para basma ve değerini düzenleme yetkisine sahiptir", ABD Anayasası Madde 1, Fıkra 8), Federal Reserve Act (Merkez Bankası Yasası) görünürde ekonomiyi istikrara kavuşturmak ve başka krizleri önlemek amacıyla, 1913 Aralık’ında yasalaştı. Fakat Lindberg’in Kongre’yi uyardığı gibi, "bu yasa, yeryüzündeki en büyük tröstü kurmaktadır .. Para Tröstü soruşturmasıyla da varlığı kanıtlanmış olan para gücünün sahip olduğu görünmez hükümet yasallaştırılacaktır". Büyük Bunalım ve daha sonraki sayısız resesyonun gösterdiği gibi, Federal Reserve, canı istediği zaman enflasyon ve federal borç yaratmakta ama istikrar yaratmamaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1920-1931 tarihleri arasında Temsilciler Meclisi Bankacılık ve Para Komitesi başkanı olan Louis McFadden, şunları ifade ediyordu: "Federal Reserve Act yasalaştığında, Birleşik Devletler halkı, burada bir dünya bankacılık sisteminin kurulmakta olduğunu düşünmüyordu. Dünyayı köleleştirmek için birlikte hareket eden uluslararası bankerler ve sanayicilerin kontrolünde bir süper devlet... Fed, gücünü gizlemek için her yolu denemiştir, ama gerçek şu ki Fed, yönetimin (hükümetin) yerine geçmiştir".&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Federal" olarak adlandırılmasına rağmen Federal Reserve sistemi üye bankaların özel mülküdür. Kendi politikalarını kendisi yapar; Kongre’nin veya Başkan’ın denetimine de tabi değildir. Rezervlerin denetçisi ve tedarikçisi olarak Fed, bankalara kamu mallarına erişim sunmuş, bu da onların kredi verme kapasitelerini artırmıştır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Ekonomik Çözümler"de Peter Kershaw, Federal Reserve Banka Sistemi’nin en büyük on hissedarlarını şöyle sıralamıştır: Rothschild: Londra ve Berlin; Lazard Bros: Paris; Israel Seiff: Italy; Kuhn-Loeb Company: Almanya; Warburg; Hamburg ve Amsterdam; Lehman Bros: New York; Goldman and Sachs: New York; Rockefeller: New York (Bu ailelerin tümünün değilse bile çoğunluğunun Yahudi olmasının önemini siz düşünün). Hisse senetlerinin sahipleri, üye olan büyük ticari bankalardır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Davvy Kidd’e göre, Federal Reserve, basılan her 1000 banknot için Gravür ve Basım Bürosu’na yaklaşık 23 $ ödemektedir. Yani 10.000 adet 100 $’lık banknot (bir milyon dolar) Federal Reserve’e 230 $’a malolmaktadır. Daha sonra da ABD hükümetinden nominal değerine eşit bir teminat alınıyor. Teminat da taşeronları IRS tarafından toplanan bizim toprağımız, emeğimiz ve mal varlığımızdır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Fed’e parayı düzenleme ve basma (sonuçta enflasyon yaratma) yetkisi vermekle Kongre, özel bankalara diledikleri gibi kar elde etme yetkisini vermiştir. Lindberg’in dediği gibi, "yeni yasa, tröstler ne zaman enflasyon isterse o zaman enflasyon yaratacaktır... Heyecanlı dönemlerde hisse senetlerini yüksek fiyatlardan halka kakalayıp, sonra da bir panik havası yaratarak düşük fiyatlardan geri alabilirler... Hesap gününe yalnızca birkaç yıl kaldı". O gün, 1929’da hisse senedi borsasının çöküşü ve Büyük Bunalım ile geldi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Fed’e verilen en önemli yetkilerden biri de devlet tahvili alıp satma ve bunları alabilmeleri için üye bankalara kredi verme yetkisiydi. Bu, devlet borçları artırıldığında bankalar için bir başka kazanç mekanizması sağladı. Tüm gerekli olan da borcu kapatacak bir yol bulunmasıydı. Bu da 1913’te gelir vergisinin yasalaşmasıyla gerçekleştirildi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ulusal düzeyde bir gelir vergisi, Yüksek Mahkeme tarafından 1895’te anayasaya aykırı bulundu. Sonuçta Kongre’ye bir anayasa değişikliği teklifi verildi. Teklifi veren de Senatör Nelson Aldrich’ten başkası değildi. Amerikan halkına sunulduğu biçimiyle yeterince makul görünüyordu: 20.000 $’ın altındaki gelirler için sadece yüzde 1’lik bir gelir vergisi. Bu oranın artırılmayacağı da garanti ediliyordu. Kademeli bir vergi olduğu için vergi "zenginleri kazıklayacaktı", fakat zenginlerin başka planları vardı, servetlerini korumanın bir yöntemini geliştiriyorlardı bile.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1976’da yayınlanan "Rockefeller Dosyası" adlı kitabında Gary Allen’ın tarif ettiği gibi, "16. anayasa değişikliği eyaletler tarafından onaylanıncaya kadar Rockefeller Vakfı hizmete girmişti...Yaklaşık olarak Yargıç Kenesaw Landis’in Standart Oil tekelinin parçalanmasına hükmettiği zamanlardı bu. John D..., vergiden muaf dört büyük vakıf kurarak vergiden kaçmakla kalmadı, vakıfları "kurtarılmış malları" için bir depo olarak kullandı; kuşaklar boyu gayri menkul ve intikal vergisi vermeden aktarılabilsin diye varlıklarını vergiden muaf yaptı. Rockefeller’lar her yıl gelirlerinin yarısını kukla vakıflarına aktarıp "bağışları gelir vergilerinden düşebilirler".&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Servetin kontrolünde sahipliği değiştiren vakıflar aynı zamanda zenginlerin çıkarlarının promosyonunu yapan bir araçtır. Milyonlarca vakıf paraları, koruyucu tıbbı kötüleyip ilaç kullanımını özendirmek gibi hedefler için "bağışlandı". Pek çok ilaç kömür katranı türevlerinden yapıldığından, hem petrol şirketleri hem ilaç üreticileri (ki çoğunun sahibi Rockefeller’dir veya onun kontrolündedir) bu işten en karlı çıkandır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Hükümete (Federal Reserve’e) çok büyük miktarlarda kredi verme yoluyla (borcu –gelir vergisini- geri ödememin bir yöntemi ve zenginleri (vakıfları) vergilendirmeden bir kaçış), geriye kalan tek şey, para borçlanmak için bir bahane bulmaktı. Ne güzel bir "tesadüf" ki 1914’te I. Dünya Savaşı çıktı ve Amerika’nın savaşa katılımıyla ulusal borç 1 milyar $’dan 25 milyar $’a yükseldi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Woodrow Wilson 1913’te görevdeki William Howard Taft’ı yenerek Başkan seçildi. Taft, bir merkez bankası kurulmasını öngören yasayı veto edeceğini açıkça söylemişti. Cumhuriyetçi oyları bölmek ve görece tanınmayan Wilson’ı seçtirebilmek için J. P. Morgan and Co., Teddy Roosevelt’in adaylığına ve onun İlerici Partisi’ne büyük paralar akıttı. Bir görgü tanığına göre Wilson, Demokratik Parti merkezine 1912 yılında zengin bir banker olan Bernard Baruch tarafından getirildi. Burada tanıştıklarından bir "beyin yıkama dersi" aldı; karşılığında da seçilmesi durumunda Federal Reserve ve gelir vergisi tekliflerini destekleyeceği ve Avrupa’da savaş olması durumuyla ve kabinesinin oluşumuyla ilgili tavsiyeleri "dinleyeceği" sözünü verdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;İki dönemlik görev süresi içinde Wilson’ın başdanışmanı Albay Edward M. House adında bir adamdı. House’ın biyografi yazarı Charles Seymour, Kongre’den geçmesine rehberlik eden House’ı Federal Reserve Act’in "görünmez koruyucu meleği" olarak tanımlıyor. Bir başka biyografi yazarı da, House’ın "on sekizinci yüzyıl aklının ürünü olan Anayasa’nın tümüyle güncelliğini yitirdiğini, çöpe atılıp yenisinin yazılmasının ülke için daha hayırlı olacağına" inandığını söylüyor. House "Philip Dru: Yönetici" adlı bir kitap yazdı ve 1912 yılında isimsiz olarak yayınladı. Kitabın kahramanı Philip Dru, Amerika’yı yönetmekte ve kademeli bir gelir vergisi, bir merkez bankası ve bir "milletler cemiyeti" gibi radikal değişiklikler getirmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;I. Dünya Savaşı hem büyük bir ulusal borç hem de Wilson’ı destekleyenler için muazzam kazançlar doğurdu. Baruch, Savaş Sanayileri Kurulu’nun başı olarak atandı. Buradan da ulusal ekonomi üzerinde diktatoryal yetkiler kullandı. Baruch ve Rockefeller’ların savaş sırasında 200 milyon doların üzerinde para kazandıkları bildirildi. Wilson destekçisi Cleveland Dodge müttefiklere cephane sattı. ABD’nin savaşa girmesinin verdiği korumayla J. P. Morgan da onlara yüzmilyonlarca dolar kredi verdi. Kar elde etmenin bir motif olduğu kesin ama savaş, dünya yönetimi nosyonunu haklı göstermek için de yararlıydı. William Hoar, "Komplo Mimarları"nda, 1950’lerde Carnegie Endowment for International Peace’in (ezelden beri globalizmi savunuyordu) kayıtlarını inceleyen hükümet müfettişlerinin, I. Dünya Savaşı’nın çıkmasından birkaç yıl önce Carnegie mütevelli heyetinin dünya yönetimi için sahneyi hazırlamak amacıyla ABD’yi büyük bir savaşa müdahil etmeyi planladıklarını gördüklerini anlatmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Temel engel, Amerikalıların Avrupa savaşlarına bulaşmak istememesiydi. Provokatif bir olay çıkarılmak zorundaydı (İspanya-ABD savaşını provoke eden savaş gemisi Maine’deki patlama türünden). Bu, 128 Amerikalı yolcu taşıyan Lusitania’nın bir Alman denizaltısı tarafından batırılması ve sonuçta Almanya karşıtı bir havanın yaratılmasıyla gerçekleşti. Savaş ilan edilince, ABD propagandası, tüm Almanları "Hunlar" ve lanetliler olarak tasvir ediyor, savaşa karşı çıkan tüm Amerikalılara da vatan haini damgası yapıştırıyordu. Ancak o zaman için açıklanmayan şey, Lusitania’nın İngiltere’ye savaş malzemesi taşıdığı, bu yüzden de Almanlar için meşru bir hedef olduğuydu. Yine de onlar, New York Times’a büyük ilanlar vererek Amerikalıları gemiye yolcu olarak binmemeleri uyarısında bulunmuşlardı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Kanıtlar, gemiyi Almanlara batırtmak için bilinçli bir planın varlığına işaret ediyor gibi. "Lusitania"nın yazarı Colin Simpson, savaş sırasında İngiliz Deniz Kuvvetleri’nin başı olan Winston Churchill, Amerikalıları taşıyan bir yolcu geminin batırılması durumunda doğacak siyasi etkiyi kestiren bir rapor hazırlanması emrini verdiğini yazıyor. Alman donanma şifreleri, Britanya adaları yakınlarındaki tüm U-botların nerede bulunduklarını yaklaşık olarak bilen İngilizler tarafından çözülmüştü. Simpson’a göre, İngiliz Deniz İstihbaratı’ndan Binbaşı Joseph Kenworthy’nin "Lusitania bilinçli olarak hayli azaltılmış bir hızda, U-Botların beklediğinin bilindiği bir bölgeye ve eskortları geri çekilerek gönderildiğini" ifade etti. Sonuçta, her ne kadar "bizi savaş dışında tuttu" sloganıyla Wilson 1916’da yeniden seçildiyse de Amerika çok geçmeden kendini bir Avrupa savaşında çarpışır buldu. Aslında Albay House, İngiltere’yle zaten gizli bir anlaşma müzakere etmiş, ABD’yi çatışmaya bağlamıştı. Öyle görünüyor ki Amerikan halkının bu meselede hiçbir dahli olmadı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Savaşın sonu ve Almanya’ya ağır savaş tazminatları yükleyen Versay Anlaşması’yla Almanya’da Hitler gibi bir liderin yolu açılmış oldu. Wilson Paris Barış Konferansı’na meşhur "ondört noktasını" da götürdü. Ondördüncü nokta, bir "milletler genel teşkilatı" önerisi getiriyordu. Böylece doğan Milletler Cemiyeti, tek dünya yönetimine doğru ilk adımdı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Wilson’un resmi biyografi yazarı Ray Stannard Baker, Cemiyet’in Wilson’ın fikri olmadığını ortaya koyuyor. "Cemiyet Anayasası’ndaki hiçbir fikir Başkan’dan çıkmadı". Albay House, Anayasa’nın yazarıydı. Wilson’ın tüm yaptığı kendi ifadelerine uyacak şekilde yeniden yazmak oldu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Milletler Cemiyeti kuruldu ama gerek teşkilat gerekse dünya yönetimi planı başarısızlığa uğradı, zira ABD Senatosu Versay Anlaşması’na onay vermeyi reddetti. "Yeni Dünya Düzeni"nde Pat Robertson, Albay House’un ve diğer enternasyonalistlerin halkın görüşünde bir değişiklik olmadan ABD’nin hiçbir dünya yönetimi projesine katılmayacağının farkında olduklarını belirtiyor. Bir dizi toplantıdan sonra, iki şubesi olan (ABD ve İngiltere) bir "Uluslararası İlişkiler Enstitüsü" kurulmasına karar verildi. İngiltere’deki şube, Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) şeklinde oluştu, öncülüğünü de Round Table’ın üyeleri sağladı. 1800’lerde Cecil Rhodes tarafından başlatılan Round Table, dünyadaki İngilizce konuşan halkları birleştirme ve kendi yönetimleri altına sokma amacını taşıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;The Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi), Amerikan şubesi olarak New York’ta 29 Temmuz 1921’de kuruldu. Kurucu üyeler arasında Albay House ve "American Opinion"ın Ekim 1972 sayısında Gary Allen’in ifadesiyle "J. P. Morgan, John D. Rockefeller, Paul Warburg, Otto Kahn ve Jacob Schiff gibi uluslararası bankacılık kodamanları vardı –ki, Federal Reserve Sistem’in kurulmasını sağlayan da aynı klikti".&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;CFR’nin kurucu başkanı, J. P. Morgan’ın şahsi avukatı John W. Davis; yardımcısı da yine Morgan çıkarlarını temsil eden Paul Cravath idi. Profesör Carroll Quigley, CFR’yi "J. P. Morgan and Company’nin çok küçük bir American Round Table Grubu’yla ortaklık içindeki bir cephe grubu" olarak tanımlıyordu. Morgan etkisi, zamanla, tek dünya yönetiminin kendi iş felsefelerine de uyduğunu gören Rockefeller’lara kaybedildi. John D. Rockefeller, Sr.’ın söylemiş olduğu gibi "rekabet bir günahtır" ve küresel tekel, onlar uluslararası alanda büyüdükçe ihtiyaçlarına uymaktadır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Stanford Üniversitesi Savaş, Devrim ve Barış Enstitüsü’nde araştırmacı olan Antony Sutton, bu felsefeyi şöyle tanımlıyor: "Sanayi dallarının tekelci kontrolü, J. P. Morgan ve J. D. Rockefeller için bir hedef idiyken 19. yüzyıl sonuna gelindiğinde derin Wall Street, rakipsiz tekelleşmenin en etkili yolunun "siyasileşmek" ve toplumu tekelciler için çalıştırmak (kamu yararı ve çıkarı adına) olduğunu anladılar". Frederick C. Howe, 1906’da yayınlanan "Bir Tekelcinin İtirafları" adlı kitapta hükümeti kullanma stratejisini açıkladı: "Büyük işlerin kuralları şunlardır .. Tekel elde et; toplum sana çalışsın; ve tüm işlerin en iyisinin siyaset olduğunu unutma...".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Şirketler uluslararasılaştıkça ulusal tekeller artık çıkarlarını koruyamaz oldular. Gereken şey, sahne gerisinden kontrol edilen bir tek dünya yönetim sistemiydi. Plan, Albay House zamanından beri buydu. Uygulamak için de ABD’yi politik ve ekonomik açıdan zayıflatmak gerekiyordu. 1920’lerde ABD, kolay kredi bulunmasının da ateşlemesiyle on yıllık bir refah dönemi yaşadı. 1923 ve 1929 arasında Federal Reserve para arzını % 62 genişletti. Borsa çöktüğünde çok sayıda küçük yatırımcı yıkıldı, ama "içeridekiler" değil. Allen ve Abraham’a göre, 1929 Mart’ında Paul Warburg çöküşün yaklaşmakta olduğuna dair bir sinyal gönderdi ve en büyük yatırımcılar piyasayı terketti. Servetleri yerli yerinde duran bu yatırımcılar, şirketleri değerlerinin çok altında bir paraya satın alabildiler. Bir dolara satılan hisseler, artık beş kuruşa gidebiliyor, zenginlerin satınalma gücü ve serveti muazzam bir artış gösteriyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Temsilciler Meclisi Bankacılık Komitesi Başkanı Louis McFadden’e göre: "Tesadüf değildi. Ustaca tasarlanmış bir olaydı... Uluslararası bankerler, hepimizi yönetenler olarak ortaya çıkmak için burada bir umutsuzluk ortamı yaratmaya çalıştılar". Curtis Dall (Roosevelt’in damadı yatırım şirketi Lehman Brothers’ın yöneticilerinden) çöküş günü New York Borsası’nın işlem salonundaydı. "Roosevelt: İstismar Edilen Kayınpederim" kitabında "çöküş, New York Borsası’nda gündelik paradaki planlanmış ani bir sıkıntının tetiklemesiyle halkın dünya para babaları tarafından planlı bir şekilde "soyulmasıydı".&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Çöküş, Wall Street’in başkanlığa hazırladığı Franklin Delano Roosevelt’in (FDR) yolunu açtı. "Küçük insanların adamı" olarak lanse edilse de gerçekte Roosevelt’in ailesi New York bankacılığının 17. yüzyıldan beri içindeydi. Roosevelt’in amcası Frederic Delano, ilk Federal Reserve yönetim kurulunda görev yaptı. Roosevelt, Groton ve Harvard’da okudu; 1920’lerde de onbir farklı şirketin yönetim kurulunda görev yaptığı Wall Street’te çalıştı. Dall, kayınpederinden şöyle bahsediyor: "... Düşüncelerinin, siyasi "cephanesinin" çoğu... kendisi için önceden CFR-Tek Dünya Parası grubu tarafından dikkatlice hazırlanıyordu... Akıllı bir şekilde o, hazırlanan o "cephaneyi" şüphe etmeyen bir hedefin (Amerikan halkının) ortasında patlattı ve böylece başarılı olarak enternasyonalist siyasi desteğini korudu".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Amerika’yı 1934’te altın standardından çıkaran Roosevelt, sınırsız para arzı genişlemesinin, enflasyon dolu onyılların ve bankaların kredi kazançlarının yolunu açtı. Altın fiyatlarını onsu 20 $’dan 35 $’a çıkaran Roosevelt ve Hazine Bakanı Henry Morgenthau, Jr. (CFR’nin kurucu üyelerinden birinin oğlu), uluslararası bankerlere büyük kazançlar sağladı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Roosevelt’in en fazla hatırlanan programı New Deal, ancak yüksek miktarda borçlanmayla finanse edilebilirdi. Gerçekte, Bunalıma sebep olanlar kurtulması için Amerika’ya borç para verenlerdi. Daha sonra da Ulusal Yara Sarma İdaresi (NRA, Bernard Baruch tarafından 1930’da teklif edilmişti) kanalıyla ekonomiyi düzenleme görevi kendilerine verildi. Roosevelt, Baruch’un müridi Hugh Johnson’ı NRA’ya yönetici olarak atadı. Yardımcısı da CFR üyesi Gerard Swope idi. Ücretleri, fiyatları ve çalışma koşullarını düzenlemedeki geniş yetkileriyle NRA, Herbert Hoover’ın anılarında belirttiği gibi, "tam faşizm; Mussolini’nin "korporatif devlet"inin yeniden canlandırılması" idi. Yüksek Mahkeme sonunda NRA’nın Anayasa’ya aykırılığına karar verdi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Roosevelt yıllarında Council on Foreign Relations, Amerikan siyasi hayatını ele geçirdi. Hazine Bakanı Morgenthau’dan başka, CFR üyeleri arasında Dışişleri Bakanı Edward Stettinus, Savaş Bakanı Henry Stimson, ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Sumner Welles de vardı. 1934’ten bu yana hemen hemen tüm Amerikan Dışişleri Bakanları ve Henry L. Stimson’dan Richard Chenney’e kadar TÜM Savaş veya Savunma Bakanları CFR üyesi olmuşlardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;CIA kuruluşundan beri neredeyse hep CFR kontrolü altında olmuştur –CFR’nin kurucu üyesi ve Başkan Eisenhower’in Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’ın kardeşi Allen Dulles ile başlayarak. Allen Dulles, Paris Barış Konferansı’na katılmıştı. CFR’ye 1926’da katıldı, daha sonra da başkanı oldu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;John Foster Dulles, Woodrow Wilson’ın Paris Barış Konferansı’ndaki genç gözdelerinden biriydi. CFR’nin kurucu üyesi; Rockefeller’ların hısımı; Rockefeller Vakfı Başkanı; ve Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Başkanı idi. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Roosevelt 1940’ta enternasyonalist Wndell Wilkie’yi ("Bir Dünya" adlı bir kitap yazmış, daha sonra da CFR üyesi olmuştu) yenilgiye uğrattı. Kongre üyesi Usher Burdick o zaman Temsilciler Meclisi salonunda Wilkie’nin J. P. Morgan ve New York bankerleri tarafından finanse edildiği uyarısında bulundu. Kamuoyu yoklamaları çok az Cumhuriyetçinin onu desteklediğini gösterirken medya onu Cumhuriyetçi aday olarak lanse etti. O zamandan bu yana tüm başkan adayları CFR üyesi olmuştur. Gary Allen’a göre, üye olmayan Başkan Truman’a, hepsi CFR üyesi olan altı "akil adam" tarafından danışmanlık yapıldı. 1952 ve 1956’da CFR’li Adlai Stevenson, CFR’li Eisenhower’la yarıştı. 1960’ta CFR’li Kennedy (ki, muhtemelen onların tüm planlarına katılmama cesareti gösterdiği için öldürüldü) CFR’li Nixon’la yarıştı. Cumhuriyetçi Parti 1964’te Nelson Rockefeller’a karşı kendi adayını göstererek Establishment’i şaşkına çevirdi. Rockefeller ve CFR kanadı, Barry Goldwater’ı tehlikeli bir radikal olarak resmetme yoluna gittiler. 1968’de CFR’li Nixon, CFR’li Humphrey’e karşı yarıştı. 1972 "yarışması" CFR’li Nixon’la CFR’li McGovern’a tanık oldu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;CFR’li Başkan adayları arasında George McGovern, Walter Mondale, Edmund Muskie, John Anderson ve John Bentsen de var. 1976’da da Jimmy Carter vardı. O da, David Rockefeller ve CFR üyesi Zbigniew Brzezinski tarafından Japonya, Avrupa ve ABD arasında ekonomik bağlantı ve "dünya ekonomisini yönetme, küresel sistemin yumuşak ve barışçıl evrimini sağlama" amacıyla kurulan Üçlü Komisyon’un üyesiydi. Adı tuhaf bir şekilde üye listesinden 1979’da yokolduysa da CFR direktörü (1977-1979) George Bush ve de CFR üyesi Bill Clinton’ımız var. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Hepsi, Birleşmiş Milletler kontrolünde "Yeni Dünya Düzeni"nin savunusunu yapmışlardır. Ancak problem şu ki, Pat Robertson’ın dediği gibi, "... mevcut Birleşmiş Milletler teşkilatı gerçekte CFR’nin bir yaratığıdır ve binası Manhattan’da halen CFR’nin başkanlığını yapan David Rockefeller’in bağışladığı bir arsa üzerinde bulunmaktadır". İlk BM konsepti, 1943’te Dışişleri Bakanı Cordell Hull tarafından kurulan Gayriresmi Gündem Grubu’nun sonucuydu. Grubun Hull dışındaki tüm üyeleri CFR üyesiydi CFR’nin kurucu üyesi olan Isaiah Brown da bu konseptin fikir babasıydı. 1945’te Birleşmiş Milletler Şartı’nı hazırlayan San Francisco Konferansı’ndaki Amerikan heyetinde şu isimler de vardı: CFR üyeleri Nelson Rockefeller, John Foster Dulles, John McCloy; komünist ajanlar olan CFR üyeleri Herry Dexter White, Owen Lattimore ve Konferansın Genel Sekreteri Alger Hiss. Amerikan heyetine CFR toplam olarak kırk yedi üyesini gönderdi ve sonucu fiilen kontrol etti.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;O zamandan bu güne CFR ve onun medyadaki (büyük ölçüde "Washington Post"dan Katherine Graham ve "Time, Life"dan Henry Luce tarafından kontrol edilmektedir), vakıflardaki ve siyasi partilerdeki dostları sürekli olarak Birleşmiş Milletler’e daha fazla yetki ve güç verilmesi için lobicilik yapmışlardır. Bush ve Körfez Savaşı, bir "Yeni Dünya Düzeni" yönündeki çağrılardan yalnızca biridir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;On yıldan fazla bir süre CFR üyesi kalan Amiral Chester Ward, Konseyi en sert eleştirenlerden oldu ve 1975’te "Sedirdeki Kissinger" başlıklı bir kitap yazdı. Ona göre, "Bu elitist gruplar içindeki en güçlü kliklerin ortak bir hedefi var: Birleşik Devletler’in egemenlik ve bağımsızlığını teslim almak". Üyelerin çoğunluğu tek dünya yönetimi ideologlarıdır. Onların uzun dönemli hedefleri, Nixon Yönetimi tarafından benimsenen Eylül 1961 tarihli ve 7277 numaralı bir Dışişleri Bakanlığı belgesinde "eyaletlerdeki iç düzeni korumaya yeterli olanların dışındaki tüm silahlı kuvvet ve silahların elimine edilmesi ve Birleşmiş Milletler’i barış kuvvetleriyle donatmak... Ta ki (BM küresel hükümeti) hiçbir ulusun meydan okuyamayacağı güce erişinceye kadar" şeklinde tarif ediliyor. Ward’a göre, CFR içerisinde "Wall Street uluslararası bankerleriyle onların anahtar temsilcilerinden oluşan küçük ama daha güçlü bir grup var. Temel olarak, küresel yönetimin eline hangi yetkiler geçerse geçsin dünya bankacılık tekelini ellerine geçirmek istiyorlar... Bu CFR fraksiyonunun başında Rockefeller kardeşler var". Unutulmaması gereken şey, sözkonusu olanın çılgın bir marjinal grup olmadığıdır. Bunlar, dünyadaki en güçlü özel kuruluşların üyeleridir. Amerikan ekonomik, sosyal, politik ve askeri politikasını belirleyen insanlardır. CFR’nin 1993 yılı raporuna göre üyelerinin nüfuz ve kontrolü "akademi dünyasının, kamu bürokrasisinin, iş dünyası ve medyanın önde gelenlerine" kadar uzamaktadır. Kuruluşlarını şöyle tanımlıyorlar: "Paris Barış Konferansı’nın Amerikan katılımcıları, daha fazla sayıda özel Amerikalının ABD’nin artan sorumluluk ve ödevlerine aşina olmasının zamanı geldiğine karar verdiler... Üyelerinin ve daha fazla sayıdaki ilgili Amerikalıların yararına, Amerikan dış politikasını sürekli olarak inceleyebilecek bir kuruluşa ihtiyaç vardı".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;CFR, yüzlerce programın sponsorluğunu yapmaktadır. Buralarda üyeler, "Amerikalı ve yabancı yetkililerle ve politika uzmanlarıyla görüş alışverişinde bulunur, iş dünyasını ilgilendiren dış politika sorunlarını ele alır; ve ABD çapındaki ilişkili toplum önderleri, karar vericilerle biraraya gelir". CFR, "pekçok fikre ev sahipliği yaptığını, hiçbirini savunmadığını" ve "Amerikan hükümetiyle hiçbir bağlarının olmadığını" söylüyor. Evet şunları saymazsak hiç bağları yok: "Konsey’in bir üyesi Birleşik Amerika’nın Başkanı seçildi... Onlarca başka Konsey’li meslektaş, kabinede ve kabine altı görevlere atandı ("Foreign Affairs"de tarif ettikleri gibi). Bunun yanında Kongre’nin, Yüksek Mahkeme’nin, Genelkurmay’ın, Federal Reserve pekçok üyesi ve pek çok başka federal bürokrat CFR üyesidir. Hükümetle BAĞLANTILI değiller; hükümetin KENDİSİDİRLER.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bir başka görüş de CFR’nin resmi yayını "Foreign Affairs" dergisinin 50. yıl sayısında ifade edildi. "Ulusal Amacımıza Dair Düşünceler" başlıklı ve Kingman Brewster, Jr. imzalı bir makaleye göre amacımız kendi milliyetimizden kurtulmak ve "egemenliklerini bizimle paylaşmaları için başkalarını davet ederken biraz risk almak" olmalıdır. "Riskler" arasında, küresel bir BM hükümetinin güçlerine karşı çaresiz kalıncaya kadar silahsızlanmak da var. Egemenliğimizi, "dünya toplumu" yararına güle oynaya dünya hükümetine devretmeliyiz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bugün önümüzde, Almanya’daki bir Amerikan askeri olan ve BM üniforması giymeyi reddeden, bu yüzden de idari bir kararla terhis edilmeyle karşı karşıya bulunan Michael New örneği çarpıcı bir şekilde duruyor. New, haklı olarak Amerikan Anayasasını (BM’i değil) savunmak üzere yemin ettiğini söylüyor. Başka pekçok Amerikalı da, be dahil, o yemini etti ve Anayasa’yı savunmanın hala bizim namus görevimiz olduğuna inanıyor, zira Tanrı huzurunda edilen yemine sadık kalınmalıdır (mahkemelerde gerçeği söylemek yahut da memuriyete başlarken bu yemini başka ne için edelim ki?). Bugünlerde Tanrı’ya ve adına edilen yemine İNANMAK yoksa suç mu?&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu arada, Anayasamızı ve egemenliğimizi yoketmek isteyen başkaları onurlandırılmakta, makam mevki verilmekte. Onlar hiç değilse ikiyüzlü değiller; sadece aşırı kibirliler. Eski Dışişleri Müsteşar yardımcılarından Richard N. Gardner’in görüşüne göre (Foreign Affairs, Nisan 1974), "kısacası ‘dünya düzeni evi’ aşağıdan yukarıya doğru inşa edilmeli; yukarıdan aşağıya değil. Ulusal egemenliğe yönelik son hamle (onu parça parça eriterek), eski tarz saldırılardan daha başarılı olacaktır. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;CFR kurucu üyesi Paul Warburg’un oğlu ve Roosevelt’in "beyin tröstünün" üyesi, 17 Şubat 1950’de Senato Dış İlişkiler Komitesi’ndeki ifadesinde "sevseniz de sevmeseniz de dünya hükümetimiz olacak –fetihle ya da rızayla". Bu konuşan bir AMERİKALI mı yoksa tehlikeli bir çılgın mı? "Bizi FETHETMEKLE tehdit eden bu "Biz" kim? Onlar aslında bunu yapacak gücü olan bir grup ve bunu hergün azar azar yapıyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Medyadaki, eğitim ve eğlence alanındaki CFR üyeleri, "hümanizm" ve dünya kardeşliği propagandalarını yayıyorlar. Bir dünya hükümeti altında hepimiz barış içinde yaşamalıyız ve milliyetler ve vatanperverlik gibi bencil şeyleri de unutmalıyız. Kendi sorunlarımızı çözebiliriz. Tanrıya veya moral değerlere ihtiyacımız yok. Bunların hepsi görece zaten, öyle değil mi?.. Çünkü gerçekte biraz manevi karakter ve değerlerimiz olsaydı, bu insanların aslında KÖTÜ oldukları sonucuna varabilirdik. Kitabı Mukaddes, para sevgisinin tüm kötülüklerin anası olduğunu söylüyor. Bu insanlar kötüdür, zira parayı ve gücü severken aç gözlülük onları amaçları için herşeyi yapmaya sürüklüyor. Tüm maneviyat ve bilinçlerini kaybettiler; bu tür kavramların ve de Anayasamızın "modası geçmiş" olduğuna inanıyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Harcayamayacağı kadar servete sahip olmak deliliktir. Ve hala asla yeterli değildir. Hükümetleri kontrol etmek, savaş çıkarmak, dünyayı yönetmek için komplo kurmak zorundadırlar. "Sıradan insanlar", onların servetlerini nasıl kazandıklarının farkına varıp, onu geri almak ve suçlarının bedelini ödetmek istemesinler diye. Bu nedenledir ki bizi birbirimize düşürüyorlar... Siyahı beyaza, erkeği kadına, taşrayı kente, çiftçileri çevrecilere karşı karşıya getirerek...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Biz İnsanlar bir başka standarda tabi tutuluyoruz. Biz Başkanı veya bir kamu görevlisini tehdit edersek, suç işlediğimiz sonucuna varılır... Oysa Bir-Dünya-Çetesi, Anayasayı ve bu ulusun egemen yöneticileri olan Biz İnsanların özgürlüklerini tehdit edebilir, ama hiç bir şey söylenmez, yapılmaz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Belki de İnsanoğlunun onlara yapabileceğinden korkmuyorlar...Herşeyi ayarladıklarına, güç ve servetlerinin bu dünyada galip geleceğine inanıyorlar. Ancak Anayasayı savunacaklarına Tanrı huzurunda yemin edenler (Başkan, Kongre üyeleri ve ordu), gerçekten korkacak birşeylerin olduğunu bir gün görebilirler. CFR’nin toplam üye sayısı yaklaşık 3000’i bulmaktadır. Aşağıdaki kısmi liste, 1993’teki Yıllık Rapordan alınmıştır:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Elliott Abrams, ROGER ALTMAN, John Anderson, Roone Arledge, LES ASPIN, BRUCE BABBITT, Howard Baker, William Bennett, LLOYD BENTSEN, Shirley Black, Tom Bradley, TOM BROKAW, Harold Brown, RONALD BROWN, Z. Brzezinski, WILLIAM BUCKLEY, Frank Carlucci, JIMMY CARTER, John Chancellor, Richard Cheney, Henry Cisneros, BILL CLINTON, William Colby, WARREN CHRISTOPHER, Mario Cuomo, James Dalton, Richard Darman, JOHN DEUTCH, Charles Dodd, Michael Dukakis, L. Eagleburger, Daniel Ellsberg, Geraldine Ferraro, Thomas Foley, GERALD FORD, Robert Gates, DAVID GERGEN, NEWT GINGRICH, RUTH GINSBERG, Katherine Graham, ALAN GREENSPAN, Alexander Haig, Richard Helms, Benjamin Hooks, C. Hunter-Gault, JESSE JACKSON, Bernard Kalb, N. Katzenbach, George Kennan, John Kerry, Jean Kirkpatrick, Henry Kissinger, ANTHONY LAKE, JIM LEHRER, I. R. Levine, John Lindsay, Richard McFarlane, George McGovern, Robert McNamara, Robert McNeill, George Mitchell, Walter Mondale, Daniel Moynihan, Edmund Muskie, Jack Nelson, Paul Nitze, SANDRA O'CONNOR, Claiborne Pell, Richard Perle, COLIN POWELL, DAN RATHER, ALIVE RIVLIN, Charles Robb, David Rockefeller, John Rockefeller, William Rogers, Walt Rostow, W. Ruckelshaus, Warren Rudman, Dean Rusk, Carl Sagan, Harrison Salisbury, Jonas Salk, DIANE SAWYER, John Scali, James Schlesinger, Daniel Schorr, PAT SCHROEDER, Brent Scowcroft, William Scranton, DONNA SHALALA, William Shirer, S. Shriver, George Shultz, Gary Sick, L. Silberman, William Simon, Steven Solarz, G. Stephanopoulos, David Stockman, Robert Strauss, Peter Tarnoff, D. THORNBURGH, Stansfield Turner&amp;lt;BR&amp;gt; LAURA D'ANDREA TYSON, Cyrus Vance, John Vessey, Paul Volcker, BARBARA WALTERS, Paul Warnke, Ben Wattenberg, William Webster, Caspar Weinberger, Timothy Wirth, Frank Wisner, JAMES WOOLSEY, Elmo Zumwalt,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;CFR’nin geçmişteki ve şimdiki başkanları arasında da su isimler yeralıyor.: George Bush, Thomas Foley, Averell Harriman, David Rockefeller, Donna Shalala, Zbigniew Brzezinski, John McCloy, Douglas Dillon, Adlai Stevenson, Bill Moyers, Cyrus Vance, Henry Kissinger, George Shultz, Alan Greenspan, William Rogers, Lane Kirkland, ve daha birçok ünlü isim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Üye şirketler:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;American Airlines, American Express, Archer Daniels Midland, ASARCO, AT&amp;amp;T International, Atlantic Richfield, Avon Products, BMW of North America, Bank of America Bankers, Trust Barclays Bank, Bristol-Myers Squibb, Capital Cities/ABC, Chase Manhattan Bank, Chevron Citibank/Citicorp, Coca-Cola, Deere &amp;amp; Company, Dow Chemical, Dow Jones &amp;amp;Company, Dun &amp;amp;Bradstreet, E. I. du Pont, Estee Lauder, Exxon, Forbes Magazine, Ford Motor Company, General Electric, General Motors, Georgia-Pacific, H. J. Heinz, Hilton Hotels, IBM Corporation, ITT Corporation, John Wiley &amp;amp;Sons, Johnson &amp;amp;Johnson, J. P. Morgan &amp;amp;Co., Peat Marwick, Merill Lynch, Mitsubishi, Mobil Corporation, New York Times, Nippon Steel, USA Occidental Petroleum, Olin Corportation, Paramount Publishing, PepsiCo, Pfizer, Phillips Petroleum, Price Waterhouse, Procter &amp;amp;Gamble, Prudential Insurance, RJR Nabisco, Rockefeller Group, Schlumberger Limited, S. G. Warburg &amp;amp;Co., Siemens Corporation, Smith Barney Shearson, Sony Corporation, Texaco, Times Mirror, Toyota Motor Corp., TRW, Xerox Corporation. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Günahkar melek Albay House’un hala CFR’yi kontrol eden akrabaları var. Karen Elliot House, üyelik komitesinin başkanı ve Jeane Kirkpatrick’le beraber aday gösterme komitesinin de üyesidir. David Rockefeller, 1970-1985 arasında Başkan olarak görev yaptıktan sonra şimdi "Mütevelli Heyeti Onursal Başkanı"dır. Peter G. Pterson Başkan; Amiral B. R. Inman Başkan Yardımcısı; Thomas Foley ve Jeane Kirkpatrick de Yürütme Komitesinde direktör olarak görev yapmaktadır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu "özel yurttaşların" hükümet görevlilerine ve politika yapıcılara diledikleri zaman ulaşma imkanı var. Ancak toplantılarının sonuçları sadece başka hükümet görevlilerine, şirket görevlilerine veya hukuki partnerlere verilebilir. Katılımcıların özellikli hiçbir açıklamayı, "hemen dağıtılma ve yayılma riski taşıyan" gazete ve televizyon gibi kamu araçlarına vermeleri yasaktır. BİZİM kamu görevlilerimizin özel gruplarla gizlice görüşmelerini yasaklamak gerekmez mi? Kamu görevlileri kamu işlerini ve politikasını kamu forumlarında açıklamalıdır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu grup ve onların Amerika için planları hakkında daha söylenecek çok şey var. "Rockefeller Dosyası"nda Gary Allen’ın belirttiğine göre şehir, vilayet ve eyalet sınırlarını kaldırarak bizi federal bürokratların insafına terkedecek pek çok bölgesel yönetim planının ve "toprak kullanımı" kontrolleri propagandasının arkasındalar. "Herşeyin federal düzeyde kontrolünü istiyorlar. Çünkü federal yönetimi kontrol etmek istiyorlar.."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, fuhuş ve seks köleliği işlerine; ve görgü tanıkları ve gerçeğe yaklaşanlara yönelik çok sayıdaki esrarengiz süikastlere karıştıklarına dair de pek çok suçlama var... Ama o ayrı bir hikaye.. n&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;REFERANSLAR&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bo Adelmann, 1986. "The Federal Reserve System." The New American, October 17.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Gary Allen, 1976. "The Rockefeller File". Seal Beach, CA: '76 Press.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Gary Allen with Larry Abraham, 1972. "None Dare Call it Conspiracy." Rossmoor, CA: Concord Press.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Congressional Record," December 22, 1913, Vol. 51.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Phoebe and Kent Courtney, 1962. "America's Unelected Rulers, The Council on Foreign Relations." New Orleans: Conservative Society of America.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Curtis B. Dall, 1970. "FDR My Exploited Father-In-Law." Washington D.C.: Action Associates.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;A. Ralph Epperson, 1985. "The Unseen Hand." Tucson, AZ: Publius Press.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"F.D.R.: His Personal Letters," 1950. New York: Duell, Sloan and Pearce.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;William P. Hoar, 1984. "Architects of Conspiracy." Belmont MA: Western Islands.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Herbert Hoover, 1952. "The Memoirs of Herbert Hoover, The Great Depression 1929-1941." New York: Macmillan.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Frederick C. Howe, 1906. "Confessions of a Monopolist." Chicago: Public Publishing Co.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Robert C. Johansen, 1980. "Models of World Order," in "Dilemmas of War and Peace."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Peter Kershaw, 1994. "Economic Solutions."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Devvy Kidd, 1995. "Why A Bankrupt America?" Colorado: Project Liberty.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ferdinand Lundberg, 1938. "America's 60 Families." New York: Vanguard.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Louis T. McFadden, 1934. "The Federal Reserve Corporation, remarks in Congress." Boston: Forum Publication Co.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;James Perloff, 1988. "The Shadows of Power." Appleton, WI: Western Islands.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Carroll Quigley, 1966. "Tragedy and Hope." New York: Macmillan.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Pat Robertson, 1991. "The New World Order." Dallas: Word Publishing.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Charles Seymour, ed., 1926. "The Intimate Paper of Colonel House." Boston: Houghton Mifflin.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Colin Simpson, 1972. "The Lusitania." Boston: Little, Brown.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Arthur D. Howde Smith, 1940. "Mr House ob5 Texas." New York: Funk and Wagnalls.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Antony C. Sutton, 1975. "Wall Street and FDR." New Rochelle, New York: Arlington House.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;•&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;George Sylvester Viereck, 1932. "The Strangest Friendship in History." New York: Liveright.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Kaynak: &lt;/span&gt;&lt;span style="color: blue; font-size: small;"&gt;&lt;u&gt;&lt;a href="http://hardtruth.topcities.com/council_on_foriegn_relations.htm"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;http://hardtruth.topcities.com/council_on_foriegn_relations.htm&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-737448995979779572?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/737448995979779572/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=737448995979779572' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/737448995979779572'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/737448995979779572'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/08/council-on-foreign-relations-cfr.html' title='COUNCIL ON FOREIGN RELATIONS (CFR)'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-UhpVjcf-4sA/TntKP1wngWI/AAAAAAAAAC8/vzAgXLMPYp8/s72-c/Image37.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-1351204445039413823</id><published>2011-08-22T17:33:00.001+03:00</published><updated>2011-09-22T18:30:30.673+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dünya politikasına yön verenler'/><title type='text'>DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: Zbigniew Brzezinski</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-W_lIMLGKNzc/TntJTph9sCI/AAAAAAAAAC4/sCEXz6G4uUM/s1600/Image36.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-W_lIMLGKNzc/TntJTph9sCI/AAAAAAAAAC4/sCEXz6G4uUM/s1600/Image36.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Doğum&lt;/b&gt;: Varşova, Polonya. 28 Mart 1928’de. Küçük asalet ünvanlı bir ailenin (Tadeusz ve Leonia (Roman) Brzezinski) oğludur.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Ailesi&lt;/b&gt;:  1953’te ABD’ye geldi. 1958’de vatandaş oldu. 11 Haziran 1955’te Emilie Anna Benes’le evlendi; üç çocukları oldu: Ian, Mark ve Mika. Brzezinski’nin eşi eski Çekoslovak Cumhurbaşkanı Eduard Benes’in kızıydı; onun kabinesinde Clinton’un dışişleri bakanı Madeleine Albright’ın babası Josef Korbel, dışişleri bakanı Jan Masaryk’in özel yardımcısı olarak görev almıştı. Madeleine Albright, Brzezinski’nin Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Kongre kurye memuru olarak görev yapmıştı; daha sonra Brzezinski’ye anılarını yazmakta yardım etti.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Eğitim: &lt;/b&gt;Ekonomi ve siyaset biliminden birinci sınıf takdirle B.A. derecesi, McGill Üniversitesi, 1949. 1950’de aynı yerde siyaset biliminden M.A. derecesi; 1953-56’da Harvard’dan Ph.D.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Görevleri:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Rus araştırmaları Merkezi (Russian Research Center), Harvard Üniversitesi’nde eğitmen, araştırma görevlisi (1953-56); Devlet ,araştırma Birliği, Rus araştırmaları Merkezi ve Uluslararası İlişkiler Merkezi’nde (Center for ınternational Affairs) yardımcı profesör (156-60),&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Columbia Üniversitesi’nde Kamu Hukuku ve Yönetim (Public Law and Government) yardımcı prof. (1960-62)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Çağdaş Çin Karma Komitesi (Joint Committee on Contemporary China) üyesi, Sosyal Bilimler Araştırma Konseyi (Social Science Research Council) (1961-62).&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Araştırma direktörü, Uluslar arası Değişimi enstitüsü (Institute for International Change - 1962-77)&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Politik Planlama Konseyi üyesi (Policy Planning Council), ABD Dışişleri Bakanlığı (1966-68).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Trilateral Komisyon kurucu üyesi ve direktörü (1973-76). Komisyon Brzezinski ve David Rockefeller’ın inisiyatifi ve Henry Kissinger’ın kuvvetli desteğiyle kurulmuştur. Üyeleri arasında Kuzey Amerika, Avrupa, ve Japonya’dan öndegelen politik, mali, medya, işçi ve sanayi dünyası kişileri vardır. Komisyon, o sıra Georgia valisi Jimmy Carter’ı üyeliğe davet eder ve, Brzezinski’nin şahsi çabaları ile,  onun 1976 başkanlık seçimini ayarlar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Brzezinski, anılarından bahsederken, der ki: “1975 sonları, Carter’ın baş dışpolitik danışmanı olmuştum.” Trilateralci ve gelecekte Carter’ın İtalya büyükelçisi Richard Gardner’la (bu kişi Venedik oligarşisinden Danielle Luzzato ile evliydi) Brzezinski, Demokrat Parti başkan adayı Carter için Ocak 1976’da ana dış politika metnini yazarlar; bu metin Carter yönetimi dışpolitikasının temelini oluşturur. Brzezinski, yine anılarında sadece “tüm Carter yönetimi dışpolitika başdanışmanlarının eski Trilateral Komisyon görevlileri olduğunu” söylemekle almaz, “yeni Başkan’ın dış ilişkilerle ilgili özel görüşleri de ... Trilateral Komisyon’da olduğu zamanlar şekillenmişti,” der. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Başkanın ulusal güvenlik yardımcısı ve kabine üyesi (1977-81). Ulusal güvenlik yardımcısı Samuel Huntington’la birlikte çalışarak , Brzezinski 43 sayfalık ve bir gizli bülten yazdı; burada gelecek yönetimin 10 önemli dış ve ulusal güvenlik politikası  hedefi açıklanıyordu. Bu hedeflerden ikisi şuydu: “Çin’le askeri ilişkileri geliştirmek; böylece Sovyetler Birliği’ne karşı “Çin kartını” oynamak; ve insan hakları meselesini Carter yönetimi dışpolitikasının köşetaşı yapmak.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Anılarında Brzezinski Samuel Huntington’a en büyük övgülerini sunar. Huntington göreve Başkanlık Teftiş Tezkeresi 10 (Presidential Review Memorandum) ile atanmış, bu Brzezinski’ye göre Başkanlık Direktifi 18’in öncüsü olmuş (24 Ağ. 1977’de imzalandı), bununla Avrupa’ya taktik nükleer silahlar yerleştirilmesi ve ABD ordusunun çevik “alandışı” kaydırmalar için hazırlanması başlamıştır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Yine de Brzezinski UGK’nın (Ulusal Güvenlik Kurulu) değiştirilmesi için bir plan önermiş, bu da gücü onun ellerinde toplamıştır. Başkanlık Karar Direktifi / UGK – 1 (Presidential Decision Directive / NSC – 1) Brzezinski’ye herhangi bir dış ilişkiler girişiminde Başkanlık Teftiş Tezkerelerini kaleme alma yetkisi vermiştir. Ve Başkanlık Karar Direktifi / UGK -2, UGK sistemini yeniden düzenleyerek iki alt komiteye ayırmıştır: 1) Politik Teftiş Komitesi – PTK (Policy Review Committee – PRC), başka bir kabine üyesinin başkanlığında olacak, ve 2) Özel Koordinasyon Komitesi – ÖKK (Special Coordination Committee – SCC) Brzezinski’nin başkanlığında ABD silahsızlanma politikaları, tüm kriz yönetimleri ve haberalma politikası konularından (“gizli eylem ve hassas operasyonlar onaylama” da dahil) sorumlu olacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Brzezinski, ayrıca tüm kararları Başkan’a bir kapalı “karar” tutanağı ile iletmeye ve Başkan’ın kararını da diğer kabine üyelerine iletmeye memur edilmiştir. Tüm hatlar, görüşme tutanakları ve kabine görevlilerinin konuşmaları (Dışişleri ve savunma bakanlarınınkiler de dahil) Brzezinski’den geçecektir. Başkan Carter’ın tam desteğiyle; Brzezinski adım adım Dışişleri bakanı Cyrus Vance’i ABD dışpolitikasının sözcülüğünden aşağıya indirir. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Gücü elinde toplama girişiminin son adımı olarak Brzezinski, CIA Başkanı Stansfield Turner’ın yetkilerini de gaspeder. Anılarında Brzezinski şöyle der: “Çok iyi bilinmeyen şey, Carter döneminde CIA’in de sıkı UGK denetiminde olduğudur. CIA başkanının Başkan’a ulaşma imkanı zayıftı; başta ona haftada bir, sonraları ayda iki brifing veriyordu ve bunlarda ben hep vardım ... Tüm CIA bilgisi Başkan’a benim üzerimden gidiyordu. Dahası, CIA ile ilgili tüm genel kararlar ÖKK üzerinden ya da Turner ile benim başbaşa oturumlarımız ile iletilmek durumunda idi.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;13 Ocak 1980’deki ulusa sesleniş konuşmasında Başkan Carter, sonraları “Carter Doktrini” diye bilinecek şeyden bahsetti: “Basra Körfezi bölgesinde kontrol sağlamak için başka bir dış gücün her girişimi ABD’nin hayati çıkarlarına saldırı olarak anlaşılacaktır, ve bu saldırı her yolla, askeri güç kullanımı da dahil, püskürtülecektir.” Bu kelimeler, Brzezinski’nin “kriz yayı” tezine dayanıyordu; tezin babası İngiliz haberalma casusu Bernard Lewis’ti, amaç Ortadoğu’daki bağımsız milli devletleri yoketmek, ve İngiliz emperyal “Büyük Oyun” tipi birşeyi sahneye koyarak bölgede Sovyet varlığını durdurmaktı. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Brzezinski kendi “Kriz yayı” konseptine anılarında değinir: “1978 sonu “Kriz yayı” tezini yaymaya başladım, ve 28 Şubat 1979’da, Başkan’a yolladığım bir notla ABD gücünün ve etkisinin Ortadoğu’da güvenceye alınması için yeni bir “güvenlik çerçevesi” oluşturmaya davet ettim; böylece önceki planlarımız olan ve o sıra dışişlerinin hala kendini bağlı hissettiği Hint Okyanusu’nun silahsızlandırılmasından vazgeçmeliydik. “Süveyş’in doğusundan” İngilizlerin ayrılışı ve Basra Körfezi’nin kuzeyinde stratejik dayanağımızın çöküşünden sonra, ABD’nin daha geniş bir cevabının gerekliliğini hissediyordum. Ve bu notumu birkaç ÖKK oturumunun konusu yaptım.” Brzezinski birkaç tırmandırma adımı ile “bölgeye etkin bir Amerikan gücü zerketmek” istedi; Hint Okyanusu ve İran Körfezi’nde ileri üsler kurmak da buna dahildi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Brzezinski, Carter yönetiminin Ortadoğu politikasını da avucuna aldı, Dışişleri Bakanı Cyrus Vance’in Sovyetler’le ortak bir Cenevre konferansı  toplamasına sert engeller getirdi; Carter’dan yetki alarak yeni İsrail Başbakanı Menahem Begin’le tüm ilişkileri yürüttü ve defalarca Vance’in Filistinlilerle bir “toprağa karşı barış” görüşmeleri girişimini defalarca baltaladı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Alman Şansölyesi Helmut Schmidt, Alman “Ostpolitik”inin (Alman Doğu Avrupa Politikası – ç.n.) Vance üzerindeki Brzezinski baskılarıyla, Sovyetler Birliği ile detant anlaşmalarına set çekilmesi sonucu zayıfladığını gördüğünde, kendi “iyi makamlarını” SSCB ile görüşmelerin yürütülmesine yardım amacıyla önermişti. Brzezinski, sadece Başkan’ın bu teklifi geri çevirmesini sağlamakla kalmadı, ayrıca anılarında dediği gibi: “Başkan ve ben nasıl aynı kişilere hayransak, aynı kişileri de sevmiyorduk. Bunlardan biri de Alman Şansölyesi Helmut Schmidt’ti, başta yer alıyordu.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Sovyetler kısa menzilli SS -20’leri konuşlandırarak karşılık verince Şansölye “Avrupa stratejik dengesi” konusunda endişelenmeye başlamıştı; Brzezinski Schmidt’e bir problem görmediğini söyleyerek o kadar öfkelendirdi ki, Schmidt Brzezinski’yi makamından kovdu. Aslında, SS -20’lerle ilgili Avrupa’nın endişelerine cevap olarak Brzezinski nötron bombasının geliştirilmesi ve konuşlandırılmasını önermiş, bunun politik olarak uygun olmadığı anlaşılınca, Avrupa’ya Pershing 2 ve Cruise füzelerinin yerleştirilmesini önermişti. Schmidt’in açıkladığı gibi bu silahların yerleştirilmesi, bir sınırlı nükleer savaşı mümkün kılıyor ve Almanya ABD’nin tam nükleer desteği dışında ve iki arada kalıyordu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Brzezinski, Başkan Carter’ın izniyle Çin’le ilişkilerin “normalizasyonu”na başladı; siyasi anahatları selefi Kissinger’ın jeopolitik hedefi olan “Çin kartını oynamak”tı. Brzezinski şöyle yazar: “1972’deki ilk Nixon -Kissinger seferinden sonra , ABD -Çin ilişkileri tedrici olarak yavaşladı.” Ve ilave eder: “Çin’le ilişkilerin normalizasyonu yeni yönetimin kilit stratejik hedeflerindendi. Kanaatimiz oydu ki, Washington ile Pekin arasında gerçek işbirliği ilişkileri Uzakdoğu’da istikrarı büyük ölçüde kolaylaştıracak ve daha genelde ABD’ye Sovyetlerle global rekabetinde üstünlük sağlayacaktı.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Gizlice desteğini müslüman köktendincilere verirken (önce İran’da, sonra Afganistan’da) Brzezinski Şah’ın devrilmesini ve Amerikalıların rehine olayını  (1) fırsat olarak kullandı ve Vance ve CIA’yı devre dışı bıraktı. Brzezinski, Vance’in “yumuşaklığının” ve Şah’ın tereddütlerinin onun askeri darbe planlarını engellediğini söylemiştir. Haziran 1979’da – Afganistan’a Sovyet istilasından 6 ay önce – Brzezinski’nin kaleme aldığı ve Başkan Carter’ın imzaladığı bir icra emri ile , Afgan mücahitlerine ilk gizli yardım başlatıldı. Brzezinski, daha sonraları, Afganistan’daki bu gizli savaşın Sovyetleri Kabil’i işgale ittiğini ve bataklığa saplandıklarını söyleyecekti. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Brzezinski, ayrıca Henry Kissinger’ın Malthus’çu politikalarının sürdürülmesinde de kötü bir ün sahibidir. (NSSM – 200 kod adı ile yazılmış rapor) (2) Brzezinski açıkça, İran Körfezi ya da Rio Grande’nin güneyinde(3) “yeni Japonyalara” izin vermeyeceğini söylemiştir, yani dünyanın petrol üreten bölgelerinde yeni modern ekonomilere yer yoktur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Diğer Görevleri:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Columbia Üniversitesi’nde profesör (1981-89)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* CSIS (Center for International and Strategic Studies) - Uluslararası Stratejik Etüdler Merkezi’nde danışman (1981 -)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Başkan Dış Haberalma Danışman Kurulu (President’s Foreign Intelligence Advisory Board) danışman (1987 –91)&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Eserleri:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* The Permanent Purge: Politics in Soviet Totalitarianism, Harvard Uni. Press, 1956 (Sürekli Tasfiye: Sovyet Totaliterliğinde Politika)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Ideology and Foreign Affairs, Center for International Affairs, Harvard Uni., 1959, katılımcı yazar (İdeoloji ve Dışilişkiler, Uluslararası İlişkiler Merkezi)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* The Soviet Bloc: Unity and Conflict, Harvard Uni. Press, 1960 (Sovyet Bloku: Birlik ve Çatışma)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Totalitarian Dictatorships and Autocracy, Praeger, 1961, Carl Friedrich ile birlikte (Totaliter Diktatörlükler ve Otokrasi)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Ideology and Power in Soviet Politics, Praeger 1962, (Sovyet Politikasında İdeoloji ve İktidar)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Africa and the Communist World, Stanford Uni. Press, 1963, editör olarak (Afrika ve Komünist Dünya)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Political Power: USA/USSR, Viking 1964, Samuel Huntington ile birlikte (Siyasi İktidar: ABD / SSCB)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Alternative to Partition: For a Broader Conception of America’s Role in Europe, Viking 1965, (Bölünmenin Diğer Seçeneği: Amerika’nın Avrupa’daki Rolü Üzerine Geniş Konsept)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Dilemmas of Change in Soviet Politics, Columbia Uni. Press 1969, editör olarak (Sovyet Politikasında Değişim İkilemleri)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* The Fragile Blossom: Crisis and Change in Japan (Harper, 1972 – Hassas Çiçek: Japonya’da Kriz ve Değişim)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Between Two Ages: America’s Role in the Technocratic Era, Harper 1972 (İki Çağ Arasında: Amerika’nın Teknokratik Dönemdeki Rolü. Bu kitapta Brzezinski, Samuel Huntington’a girişte teşekkürden sonra, kendi teknokratik korporatist devlet hayalini anlatır. Burada “bilgisayar devriminin”, sibernetikin vs.nin tüm imkanları kullanılarak bir dikta kurulacaktır. O buna “teknetronik devrim” der. New Age tapınıcılarına katılarak Brzezinski, dünyanın “iki çağ arasında” olduğunu ve yükselen dünya düzeninde, klasik sınai üretim yerine “bilginin” hakim olacağını söyler.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* The Relevance of Liberalism, Westview Press, 1977 (Liberalizmin Uygunluğu)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Power and Principle: Memoirs of the National Security Advisor (1977-81), Farrar, Strauss, Giroux, 1983 (Güç ve İlke: Ulusal Güvenlik Danışmanının Anıları 1977-81)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Democracy Must Work: A Trilateral Agenda for the Decade: A Task Force Report to the Trilateral Commission, New York Uni. Press, 1984, Trilateral Komisyon üyeleriyle birlikte (Demokrasi İşlemeli: Onyıl İçin bir Trilateral Gündem: Trilateral Komisyon’a Özel Kurul Raporu)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Game Plan: A Geostrategic Framework for the Conduct of the US -Soviet Contest, Atlantic Monthly Press, 1986, (Oyun Planı: ABD Sovyet Rekabetini Sürdürmek İçin Çerçeve)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Promise or Peril, the Strategic Defense Initiative: Thirty Five Essays by Statesmen, Scholars and Strategic Analysts, Ethics and Public Policy Center, 1986, ortak yazar olarak (Vaad ya da Serap: Stratejik Savunma İnisiyatifi(4): Devlet Adamları, Akademisyenler ve Stratejik Analistlerden 35 Makale)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* In Quest of National Security, editör: Marin Strmecki, Westview Press, 1988 (Ulusal Güvenlik Arayışı). Bu kitapta Brzezinski, “UGK ve Başkan” başlığıyla eklediği bir bölümde, 1960’tan 1980’e dek (William Yandell Elliott’un, McGeorge Bundy’ler, Henry Kissinger’lar ve Brzezinski’lerden kurulu “çocuk bahçesi” dönemine denk gelir) başta bir “Başkanlık” sistemi olduğunu, bunun da Ulusal Güvenlik Danışmanına sınırsız yetki verdiğini kaydeder.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* The Grand Failure: The Birth and Death of Communism in the Twentieth Century, Scribner, 1989 (Büyük Çöküş: 20. Yüzyılda Komünizmin Doğumu ve Ölümü)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* Out of Control: Global Turmoil on the Eve of the Twenty First Century, Scribner, 1993&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geostrategic Imperatives, Basic Books, 1997, (Büyük Satranç Tahtası: Amerikan Egemenliği ve Jeostratejik Sonuçları) Bu kitapta, ABD’nin Pax Romana ya da Pax Britannica’dan daha geniş bir imparatorluk olduğunu iddia eder ve “ödül Avrasya’dır” der. İddiasına göre kendi jeopolitik selefleri Sir Halford Mackinder ve Karl Haushofer’dır. Brzezinski, burada kendi “kriz yayı”nı daha da açarak “Avrasya Balkanları” dediği bir alana yayar. Burada Transkafkasya ve Ortaasya’da petrol, altın ve diğer hammaddelerin ele geçirilmesi için “Büyük Oyun” tekrar oynanacaktır. Şurası tesadüf değil, ki kitabını yazdığı sıralar Brzezinski Amoco petrol şirketinin Ortaasya petrolleri konusunda danışmanı idi. Belki bundan da önemlisi, iddiasına göre, ABD için Çin’in Ruslarla birleşerek Avrasya’yı geliştirmesinden daha büyük tehlike yoktur. Bu fikrin karşıtı Lyndon LaRouche tarafından öne sürülür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;* The Geostrategic Triad: Living with China, Europe and Russia, CSIS, 2000 (Jeostratejik Üçlü: Çin, Avrupa ve Rusya’yla Birlikte Yaşamak) n&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Kaynak&lt;/b&gt;: Zbigniew Brzezinski and September 11th, February 2002, EIR Special Report&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Notlar:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;1) &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1979 İran İslam Devrimi’nden kısa sure sonar ABD’nin Tahran büyükelçilik personeli casusluk yaptıkları gerekçesi ile elçiliği basan üniversite öğrencilerince rehin alınmış; olay ciddi bir bunalım doğurmuştu – ç.n.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;2)Henry Kissinger ABD çıkarları açısından dünya nüfusunun 8 milyardan daha çok artışına engel olunmasını istemiş ve bunu engellemeye yönelik politikalar önermiştir. – ç.n.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;3) Meksika sınırı, ç.n.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;4) ABD’nin Yıldız Savaşları Projesi ç.n.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-1351204445039413823?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/1351204445039413823/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=1351204445039413823' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/1351204445039413823'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/1351204445039413823'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/08/dunya-politikasina-yon-verenler.html' title='DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: Zbigniew Brzezinski'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-W_lIMLGKNzc/TntJTph9sCI/AAAAAAAAAC4/sCEXz6G4uUM/s72-c/Image36.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-4516874455477530033</id><published>2011-08-22T17:31:00.002+03:00</published><updated>2011-09-22T18:31:33.099+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dünya politikasına yön verenler'/><title type='text'>KİSSİNGER VE BRİTANYA</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Pf4H4mlrq_4/TnNa30rwdXI/AAAAAAAAACU/3gGMp7wD7vI/s1600/Image27.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-Pf4H4mlrq_4/TnNa30rwdXI/AAAAAAAAACU/3gGMp7wD7vI/s1600/Image27.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Aşağıda  Henry Kissinger’ın 10 Mayıs 1982’de Kraliyet Dışişleri Enstitüsü’nde (Royal ınstitute of International Affairs) Dışişleri Sekreterliği Ofisi’nin 200. kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptığı konuşmanın metnini bulacaksınız. Konuşmanın başlığı: "Savaş Sonrası Dışpolitikaya Britanya ve Amerika’nın Yaklaşımları"dır.&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Çevirenin Notu:&lt;/b&gt; Konuşma 1982’de yapılsa da konuların güncelliği bugünün kimi meselelerini anlamak için okunmasını zorunlu kılıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Michael Howard, ilk derslerinde benim düşündüğümü doğrulamıştı: ABD de Britanya’nın bir Dışişleri Ofisi kurmasında pay sahibidir. Dışişleri Dairesi Yorktown Savaşı’ndan (Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda bir çarpışma) kısa süre sonra kurulmuştu. O zamanın Amerika’yı yoldan çıkaran "politikacıları" nedeniyle daha profesyonel bir mekanizma ile Britanya’nın yeni ortaya çıkan alanındaki "Dışilişkiler"i yürütmenin gereği ortaya çıkmıştı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;O günden beri Britanya ve Amerika’nın birbirlerinin tarihinde önemli rol oynamadıkları bir zaman olmadı. Genelde yapıcı ve yaratıcı bir ilişki oldu; belki de milletlerin ilişkiler tarihinde en uzun sürelisi. Son 200 yıl birbirimize değişik şekillerde yaklaştık, ve dış ilişkileri değişik perspektiflerden ele aldık. Sonuçta ve tartıldığında ilişkimiz dünya barışına hayli katkı sağladı. Bu özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası dönem için böyledir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;İkinci Dünya Savaşı’ndaki ve erken savaş sonrası dönemin İngiliz-Amerikan ittifakının muhasebesi yapıldığında dikkatler Franklin Roosevelt ile Winston Churchill arasındaki farklı milli tarihlere dayanan önemli değişikliklere takılır. Bekasına hiçbir zaman bir yabancı tehdit almamış olan Amerika savaşları kötü kişi ya da kurumlarca çıkarılmış bir sapkınlık olarak görmüş; zaferden Mihver’in kayıtsız şartsız teslimini anlamıştır. Britanya kendi tarihi deneyi saldırganlığın çok çeşitli şekiller alabileceğini görmüş, dikkatlerini savaş sonrası dünyaya çevirerek savaş zamanı stratejiyi değiştirerek Orta Avrupa’da Sovyet yayılmacılığının önünü almaya çalışmıştır. Birçok Amerikan lideri Churchill’i güç politikalarına fazlaca kafasını takmakla, aşırı anti Sovyetçi olmakla, şimdi Üçüncü Dünya denen partiye karşı sömürgecilik taraftarı ve Amerikan idealizminin hep temayül ettiği yeni bir dünya düzenine hiç ilgi göstermemekle suçlamışlardır. İngi-lizler ise şüphesiz Amerikalıları naiv, aşırı ahlakçı ve dünya dengelerini gözetmekteki vazifelerini ihmalci görmüşlerdir. Tartışma Amerika’nın istekleri doğrultusunda ve – benim görüşüme göre, savaş sonrası güvenliği feda edilerek sonlandırıldı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Çok şükür ki, Britanya’nın Amerika'nın sonraki yıllarda hızla uyanıp olgunluğa ermesine ağırlıklı etkisi oldu. 1940’lar ve 50’lerde iki ülke birlikte Sovyetler Birliği’nin jeopolitik meydan okumasına karşı cevap verdiler ve savaş sonrasının Batı işbirliği mekanizmalarının kurulması için liderliği ele aldılar; bu bir kuşak boyu güvenlik ve refah getirdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu süreçte adeta mizahi bir rol değişimi de yaşandı. Bugün güç dengelerine kafayı takmakla suçlanan ABD ve Avrupalı müttefiklerimiz bizi ahlaki sorumluluklardan kaçmakla suçluyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;İnanıyorum ki, demokrasiler arasındaki üstün işbirliği gazete manşetlerinin konusu geçici sürtüşmeleri aşacak ve daha önemlisi ülkelerimizin karşılaştığı yeni somut tehditleri göğüsleyecektir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Dış Politika Felsefeleri&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Britanya ile Amerika arasında 2. Dünya Savaşı ve sonrasındaki tartışmalar şüphesiz tesadüfi değildir. İngiliz politikası iki yüz yıllık Avrupa güç dengeleri tecrübesine dayanıyordu, Amerika ise 2 yüzyıl bunu reddetmişti. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Amerika kendini dünya olaylarından soyutlanmış görürken, Britanya yüzyıllarca herhangi bir ülkenin Avrupa kıtasında hakimiyet kurmasının, bu hakimiyetin içyapısı ya da metodu ne olursa olsun, Britanya’nın bekasını tehlikeye soktuğu gerekçesiyle dikkatli bir alarm halinde idi. Amerikalılar savaşların, liderlerin ahlaki zayıflığı nedeniyle çıktığına inanırken, İngiliz görüşü saldırının haklı nedenler kadar fırsatlara da dayandığı ve belli bir güç dengesiyle sınırlandırılması yönünde idi. Amerikalılar diplomasiyi zaman zaman gerekli görürken – bir takım birbirinden ayrı olayları kendi isteklerine göre çözmek için – Britanya onu herzaman organik bir tarihsel süreç olarak gördü ve doğru yönde seyrini sağlamak için sürekli müdahalenin gereğine inandı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Britanya çok nadiren ahlaki mutlak temeller öne sürdü ya da güvenini teknolojinin nihai etkinliğine bağladı, oysa bu alanda çok gelişmeler sağlamaktaydı. Felsefi açıdan o hep Hobbes’çu oldu: Hep en kötüsünü bekledi ve hiçbir zaman düş kırıklığına uğramadı. Ahlaki konularda Britanya geleneksel olarak hep uygun bir ahlaki egoizm uygulamıştır; yani Britanya için iyi olanın diğerleri için de iyi olduğuna inanmak. Bunu yürütmek tarihi bir kendine güven gerektirir, tabii sinir sağlamlığı da. Ama o bunu her zaman bir tabii ılımlılık uygar bir insancıllıkla uyguladı ve böylece varsayımları hep haklı çıktı. 19. y.y.da Britanya politikası bir –belki de tek- denge unsuru olarak Avrupa sistemini 99 yıl büyük bir savaş olmadan barış içinde birarada tuttu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Amerikan dışpolitikası çok farklı bir geleneğin ürünüdür. Kurucu Babalar şüphesiz geniş kültürlü kişilerdi; Avrupa güçler dengesini kavradılar ve onunla oynayarak bağımsızlığı kazandılar. Ama bundan bir küsur yüzyıl sonra Amerika, iki okyanusça çevrili olmanın sağladığı rahat içinde –ki bunlar Kraliyet donanmasınca korunuyordu- nevi şahsına münhasır bir görüş geliştirerek talihin zaten olayların doğal seyri içinde olduğu, dolayısıyla dünya politikasına müdahalenin bizim isteğimize bağlı olduğuna inandı. Biryanda (İngiliz Başbakanı) George Canning Monroe doktrinini dünya dengesi içinde bir yere koyup "Yeni Dünya’yı eskisinin dengelerini düzenlemek için yarattık" derken, Amerikalılar tüm Batı yarıküreyi özel bir yer gördüler, burası dünyanın geri kalanından tecrit edilmişti. Yarattığımız millet bilinçli olarak "kendinden zahir" gerçeklere inandı, ve Amerikan kamuoyunun tartışmalarında dünyaya katılmamız (ya da katılmamamız) hep ahlaki nedenlere tabi kabul edildi. Coğrafyamızın bize bu lüksü sunmuş olması Tanrı’nın bizi sevdiğinin bir delili idi, bunun karşılığında O’na borçlu idik ve rekabetçi ve kimi zaman da şüpheci ve her zaman göreli Avrupa güç politik stili Amerika’da hep rezil ve kaçınılması gereken bir örnek ve bizim ahlaki üstünlüğümüze bir delil olarak görüldü.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Amerikan dış politik tartışmalarında, 20. y.y.ın büyük bölümünde bile, "güç dengesi" tabiri aşağılayıcı bir takı yapmadan –"çağdışı" güç dengesi, "iflas etmiş" güç dengesi gibi- çok az yazılmış ya da konuşulmuş birşeydir. Woodrow Wilson Amerika’yı 1. Dünya Savaşı’na soktuğunda beklenen Amerika’nın et-kisi ile savaş sonrası düzenin "yeni ve daha mükemmel bir diplomasi" ile yönetileceği, al takke ver külah düzeninin, sırların ve demokratik olmayan uygulamaların  biteceği düşünülüyordu; zaten savaşa da bunlar yolaçmıştı. Franklin Roosevelt, 1945’te Kırım Konferansı'ndan döndüğünde Kongre’ye savaş sonrasının "tekyanlı müdahaleler, özel ittifaklar, inhisar alanları, güç dengeleri ve yüzyıllara damgasını vurmuş diğer tedbirler döneminin kapanacağını umduğunu – ama haklı çıkmadığını" söylemiştir. Hem Wilson hem Roosevelt kolektif güvenlik sağlayan bir evrensel örgüte güvenlerini bağlamışlardı; burada barışsever milletler saldırganlara karşı savunma ve savaş için işbirliği yapacaklardı. Tüm milletlerin neyin saldırganlığa yolaçtığı konusunda fikir birliğine varacakları ve ona karşı çıkmayı, nereden gelirse gelsin, kendilerinden ne kadar uzak olursa olsun, ya da onda kendi çıkarları ne olursa olsun eşit derecede isteyecekleri varsayıldı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Amerikan görüşüne göre milletler ya doğuştan barışsever ya da doğuştan savaşçıydı. Dolayısıyla 2. Dünya Savaşı’ndan sonra "barışsever" ABD, Britanya SSCB biraraya gelerek dünyanın Almanya ve Japonya’ya karşı jandarmalığını yapacaklardı; bu eski düşmanlar her nekadar kayıtsız şartsız teslim olsa da potansiyel tehlike taşıyordu. Eğer savaş zamanı müttefiklerimizin barışseverliğinden kuşkusu olan varsa bu kuşkular birçok Amerikan liderinin gözünde Britanya ya da SSCB’ninkinde taşıdığından fazla önem taşımıyordu: Roosevelt, güç dengelerine oynayan sömürgeci Britanya ile ideolojik yaramaz Sovyetler Birliği arasında bir bağlantısızlar hareketini ciddiye almadı. Truman bile Churchill ile Potsdam Konferansı öncesinde buluşmamaya özen gösterdi; SSCB’ye karşı Britanya ile "aynı safta" görünmek istemiyordu. Amerikan liderlerinin gizli rüyası, eğer büyük güç çekişmesi kaçınılmaz olursa, kendilerine daha sonra bağlantısızların alacağı rolü biçmekti: Ahlaki arabuluculuk; böylece uluslar arası diplomasinin pis oyununa girenlerin kendilerine tepeden bakan yargılarını kırıp atacaklardı. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1949’a gelindiğinde Dışişleri Bakanlığı Senato Dışilişkiler Komitesi'ne bir tezkere sunarak, Kuzey Atlantik Paktı’nı (NATO) diğer geleneksel askeri ittifaklardan kuvvetle ayrı ve dünya dengelerine yönelik her ilişkinin üstünde gördüğünü vurguladı. Pakt, bu tezkereye göre, "kimseye yönelik değildi; sadece saldırganlığa yönelikti. Amaç değişen bir "güç dengesini" düzenlemek değil, "ilkeler dengesini" güçlendirmekti.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Son onyıla dek Amerikan tercihi tarihi tecrübenin aşılabileceğine, problemlerin nihai olarak çözülebileceğine ve ahengin insanlığın normal hali olabileceğine inançtı. Bu nedenle diplomasimiz sık sık uluslar arası hukuktan, onun yaptırımları ve barışçı çözümlerinden dem vurdu; sanki tüm politik çekişmeler hukuki çekişmelerdi ve akıl sahibi insanlar adil bir çözümde uzlaşabilirlerdi. Theodore Roosevelt 1905’te Rus-Japon savaşındaki arabuluculuğu için Nobel barış ödülünü kazanmıştı. Alexander Haig’in Falkland sorunundaki çabasının ardında uzun bir gelenek vardı. Ayrıca eski bir Amerikan inancına göre ekonomik refah otomatik olarak politik istikrar getirirdi; bu inanç Herbert Hoover’ın 1. Dünya Savaşı’ndan sonraki yardım çabalarından Marshall Planı'na ve oradan son Karayip İnisiyatifi’ne dek temel oluşturdu; dünyanın birçok köşesinde ekonomik gelişme ve politik istikrarın gelişim zamanlarının birbirleriyle uyuşmadığını bir yana bırakıyorum. Bu yüzyılın iki dünya savaşına ve sonrasına  katılımımız  ve enerjik tavrımız çabalarımızın bir gün son bulacağı ve ondan sonra da milletler arasında tabii ahengin sağlanmış olacağı  inancına bağlıdır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Tabii düş kırıklığı kaçınılmaz oldu. Amerika ahlaki bir haçlı seferi ile kızgın bir izolasyonizm arasında, aşırı yayılma ile kaçış arasında, sabit fikirlilik ile gönül almanın aşırı uçları arasında gidip geldi. Ama tarih bize iyi davrandı. Uzun süre bizi temel tercihler yapma gereğinden azat etti.  Dengeyi koruma görevine çağrılmadan –uzun süre Britanya’nın "bedava" verdiği bir hizmet- dünya politikalarına sürekli katılımın, nihai sonuçlar ya da çözüm olmadan süresiz çabanın sorumluluğundan kaçabildik. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;ABD 1945’ten sonra barış zamanı sürekli diplomasinin dünya sahnesine çıktıktan sonra bile, bunu kendi tarihi beklentilerimizin doğrulandığını gösterir koşullarda yaptık. Birkaç onyıl bol kaynaklarımızla çözümlerimize güç sunabildik ve böylece dış politikayı 1930-40’ların büyük oluşum süreci tecrübesinde yapabildik: New Deal Marshall Planı’na dönüştü; Nazilere karşı direniş Kore’de "politik müdahale" ve "sınırlandırma" (containment) politikasına dönüştü. Batı ittifakı içindeki hakimiyetimizi üstün gücümüz yerine hareketlerimizdeki soyluluğa bağlamayı tercih ettik. Aslında ABD Dünya GSMH’sının yarısını ve atom tekelini elinde tutuyordu. NATO müttefiklerimiz, bağımlılıkları nedeniyle kendilerini bağımsız milletler değil Washington karar alma mekanizması içindeki lobiciler gibi gördüler.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Dolayısıyla 1960’larda ve 70’lerde ABD kendi gücünün sınırlarının da farkına vardığında sarsıcı bir uyanış oldu. Şimdi Dünya GSMH’nın %20’sinin biraz üstünde bir payla ABD hala güçlüdür, ama egemen değildir. Vietnam bir şok ve hastalık idi, ama zamanla kabul edildi. 1970’lerle  ilk defa ABD Avrupalıların hep bildiği türden bir dış politika uygulamak zorunda kaldı: Birçok ülke içinde biri, dünyaya hükmedemez, ondan kaçamaz da; uzlaşmalar, (diplomatik) manevralar, güç dengesindeki küçük kaymalara bile dikkat, sürekliliğin anlaşılması ve olayları birbirine bağlamak gereklidir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Alışılmış iç tartışmalarımız bu uyumun eksikliğini ve acısını yansıtır. Amerikan sağı hala jeopolitik çaba olmadan ideolojik zafer bekler; Amerikan solu hala Dünyayı güçle kirletilmemiş iyiniyetle reforme etmek ister. Bir senteze yaklaşıyoruz, ama bu yavaş, acılı ve sıkıntılı bir süreç olacak. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Özel İlişkinin Tabiatı&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu kadar farklı geleneklerden iki ülkenin dayanıklı bir ilişki kurabilmeleri kendi başına bile dikkat çekicidir. Sıkı İngiliz-Amerikan "özel ilişkisi" dönemleri bugün özlenir olsa da, bunlar kavga dönemleri de oldu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Uzun bir süre tarihlerimizin farklı boyutlarına vurgu yaptık; birden çok anlamda farklı zaman boyutlarında yaşıyorduk. "Alabama Olayının" bir yüzyıldan daha da önce çözüme bağlanması  ( )  ile Amerikan ve İngiliz çıkarları paralel yürümeye başladı. Gizlilik Atlantik’in bu yakasında daha gerekli görüldü (yani Britanya’da) ve Britanya kendisini ABD’ye karşı sıkıntıya düşürecek ittifaklardan kaçındı; bunların arasında yüzyıl başında Almanya’dan gelen ve aslı çıkmayan bir teklif de vardı. Amerikan hafızası daha uzun dayandı: 1. Dünya Savaşı geçici bir çaba idi; sonra izolasyonizme geri çekildik. 1920’lerde ABD Donanması hala Britanya Donanması ile savaş halinde uygulanacak "Kırmızı Planı" saklıyordu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Hitler’le savaşa dek bu ara kapanmadı. Savaşın hemen sonrasında, felsefi öncüller ne olursa olsun, ortak gerekleri buyuran stratejik koşullar nedeniyle bir arada kaldık. Amerikan kaynakları, organizasyon ve teknoloji imkanları ile Avrupa güç dengesini anlamada İngiliz tecrübesi hep birlikte Sovyetler Birliği’nden gelen tehdide karşı durmak için gerektiler. Marshall Planı ve Kuzey Atlantik Paktı resmen Amerikan girişimleri idilerse de, İngiliz tavsiyeleri ve İngilizlerin çabuk ve etkin bir Avrupa cevabını organize etmeleri olmadan mümkün olamazlardı. Ernest Bevin, ilk dersinde Profesör Howard’ın söylediği gibi, Avrupa'nın cevabının vazgeçilmez mimarlarından ve Britanya’yı hakimiyetten etkileme politikasına götüren güvenilir bir yönetici idi. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;O zaman bile İngiliz Amerikan sürtüşmelerine rastlanılıyordu. Filistin’e Yahudi göçü konusunda şiddetli kavga, atom işbirliği konusunda yanlış anlamalar, İran petrolü ile ilgili rekabet, Kiralama-Ödünç Verme (Lend-Lease) programının aniden bitirilmesi ve hızlı asker terhisi rastlanacak tahriş nedenleridir. 1950’lerde daha ciddi politik ayrılıklar Anthony Eden’i "İngiliz Amerikan ilişkilerinin acımasız gerçeği" hakkında konuşmaya zorladı. Politikalar paralel olsa da, kişilikler farklıydı. Eden  ve Acheson dost ve iş arkadaşı idiler; aynısı Eden ve John Foster Dulles için doğru değildir. Yanlış anlamalar ve çıkar sürtüşmeleri Avrupa entegrasyonu, Almanya’nın tekrar silahlandırılması ve Çinhindi Olayları boyunca sürdü ve Süveyş Krizi ile zirveye tırmandı – buna kısa süre sonra döneceğim.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu huzursuzlukların temel birliği hiçbir zaman bozmamasının nedeni iki taraftaki devlet adamlığıdır. Bir faktör yeni koşullara uyum sağlamadaki İngiliz parlak zekasıdır. Dışarıdan Britanya’nın emperyal hayallere kendini fazlaca kaptırdığı izlenimi edinilebilir; Washington’la ilişkilerinde gösterdi ki, eski bir ülke kendini aldatmaksızın temelleri üzerinde durur. Bu politikanın beklenmedik mimarı Bevin zekice gördü ki, Britanya, Amerikan politikasını alışılmış baskı ve risk dengelemesi yöntemleriyle etkileyemeyecek kadar zayıftır. Ama, iyi tavsiyeler vermek, tecrübenin bilgeliğini ve ortak hedefleri öne çıkarmakla kendini vazgeçilmez kılabilir; böylece Amerikan liderleri artık Londra ile fikir alışverişini bir lütuf olarak değil, AMA KENDİ KARAR MEKANİZMAMIZIN BİR İÇ PARÇASI OLARAK yaparlar (vurgu çevirenin). Savaş zamanının saklı ve gayrıresmi işbirliği böylece SÜREKLİ BİR UYGULAMA OLDU, ÇÜNKÜ BUNUN İKİ TARAFA DA FAYDALI OLDUĞU AÇIKTI (vurgu çevirenin).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;İngiliz-Amerikan işbirliğinin hız ve pratikliği üçüncü ülkelerde hayret –ve bayağı da alınma- konusu olmuştur. Savaş sonrası diplomatik tarihimiz yolboyu İngiliz-Amerikan "ayarlamaları" ve "anlaşmaları" ile doludur. Bunlar bazan hayati konularda olup resmi belgelere girmezler. B-29 atom bombardıman uçaklarının 1948’de Britanya’da üslendirilmeleri politik li-derler ve bürokratlarca anlaşmaya bağlandı ama kağıda dökülmedi. Sevimsiz olsa da, yalnız genel prensipler Roosevelt ile Churchill arasında 1942’de imzalanan atom bombası yapımında işbirliği konusunda kağıda döküldü. Roosevelt’in ölümünden sonra Clement Atlee hayranlık uyandıracak bir kendine hakimiyetle şöyle dedi: "Biz müttefik ve dosttuk. Her şeyleri de böyle sıkıca anlaşmaya bağlamak şart değildi." &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;İngilizler işin doğası gereği o kadar yardımcı oldular ki, İÇ AMERİKAN DEĞERLENDİRMELERİNİN BİR KATILIMCISINA DÖNÜŞTÜLER; BU DERECESİ BELKİ BAĞIMSIZ MİLLETLER ARASINDA DAHA ÖNCE GÖRÜLMEDİ (vurgu çevirenin). Benim bakanlığım döneminde İngilizler kimi Amerikan Sovyet ikili görüşmelerinde temel rol oynadılar – temel anlaşma taslağının hazırlanmasına katıldılar. Sonraki Beyaz Saray görevimde İNGİLİZ FOREIGN OFFICE’E, AMERİKAN STATE DEPARTMENT’TAN DAHA ÇOK BİLGİ VERDİM (vurgu çevirenin). Ancak bu uygulamamın, İngiliz olan herşeye düşkünlüğüme rağmen sürekli kılınmasını tavsiye etmem. AMA BU TİPİK BİR GÖSTERGEDİR(vurgu çevirenin).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;1970’lerde kısa bir dönem Britanya özel ilişkiye bir son vererek "iyi bir Avrupalı" olduğunu kendine ispata kalktı; aynı yıl AB’ye girdi. Deneme kısa sürdü. 1976’da James Callaghan ve Anthony Crosland geleneksel dostluğu tekrar başlattılar –ama ismini koymadan- ve bu, o sene başlayan Güney Afrika görüşmelerinde çok kıymetli, hatta vazgeçilmez olduğunu gösterdi. Rodezya ile ilgili görüşmelerimizde İngiliz aksanı ile yazılmış bir İngiliz taslak belgesi ile işe başladım; gerçi bir çalışma taslağı ile (working paper) kabinece onaylı taslak (Cabinet approved document) arasındaki farkı hala anlamıyordum. İşbirliği pratiği bugüne dek geldi; iniş-çıkışlar oldu, ama son Falkland krizinde bile ilişkinin anafikrine kaçınılmaz dönüş sağlandı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Açıkçası Britanya’nın AB üyeliği yeni bir boyut açtı. Ama bence çözüm İngiliz-Amerikan bağlantısının özelliğini Avrupa idealinin mihrabı önünde kurban etmekten geçmiyor; daha çok bunu Amerika’nın tüm Avrupalı müttefikleriyle ilişkilerinin geniş planına yaymaktan geçiyor; sonuçta ister tektek ülkeler ya da Avrupa Birliği olsun, buna Avrupa kendi karar verecektir. Güç eşitsizliklerini karşılayıcı bu özel açıklık ve güven ilişkisi şimdi eşitler arası ilişkide daha önem kazanabilir ve Amerika ile Avrupa’nın gelecekteki ilişkilerini karakterize etmelidir. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Britanya, Amerika, Avrupa&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Aslında, Avrupa hem Britanya hem de ABD için üzücü bir konu olmuştur. Amerikalılar sık sık Britanya’nın isteksiz bir enternasyonalist olduğunu unuturlar, özellikle de konu Avrupa olduğunda. Gelenek Britanya’yı uzak okyanuslar ötesine çeker. Dış ilişkilerin görkemi İmparatorluk ve Commonwealth ile karakterize idi; problemler ve tehlikeler ise kıta Avrupası ile. Çekoslovakya, ki –Avrupa’nın kalbindeki bir ülkedir- bu ülkeyi Chamberlain İngilizlerin hakkında çok az şey bildiği küçük ve uzak bir ülke olarak tanımlamıştır – o sıra neredeyse bir buçuk yüzyıldır İngiltere Hindistan’ın sınırlarında savaşıyordu.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Britanya’da Avrupa’ya katılmada isteksizlik her zaman iki siyasi kanatta da oldu ve biraz mistik bir hal aldı. Eden bir zamanlar Britanya’nın ona katılamayacağını "kemiklerinde hissettiğini" söyledi ve Hugh Gaitskell 1000 yıllık geleneği bir yana atmanın imkansızlığından dem vurdu. Ama daha temel sorunlar da var: Bağımsızlık hakkındaki kaygılar – solda bu kaygılar sosyalist planlamanın engellenmeden gelişimi ile birliktedir; kıtalılarla eşit koşullarda görüşmekteki içgüdüsel isteksizlik, Commonwealth ile ticaret bağları ve özel ilişki. Churchill bile, geleceğe ilişkin imalarına, hükümette de muhalefette de ileriyi gören 1947’deki Avrupa Birleşik Devletleri çağrısına rağmen kararsız kaldı. Görevdeyken hiçbirzaman bu içiçe geçmiş üç halka arasında tam dengeyi bulamadı: Commonwealth, Avrupa ve diğer İngilizce konuşan milletler.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ancak Süveyş’ten sonra tecrit halinin tehlikeleri ve yükselen Avrupa’nın Britanya'ya geleneksel kıtasal dengeyi koruma görevinden farklı, ama o derecede önemli başka bir görev teklifi ortaya çıktı. Ekonomik faydaları belirsiz olsa da politik gerekleri açıktı: Yalnız Avrupa’nın liderlerinden biri olarak Britanya dünya sahnesinde önemli rol oynayabilirdi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Avrupa Birliği’ne katılmakla Britanya kendi denge içgüdüsünü kaybetmedi. Ama ilke kez barış zamanı kendini tartıya çekti. Daha önce de söylediğim gibi, bunu, on yıl kaderin kapılarında beklemiş ve düş kırıklığına uğramış bir muhtedinin taşkınlığı ile yaptı.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Britanya’nın Avrupa ile ilişkilerini ayarlamakta sorunları varsa, ABD’nin de vardır. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Savaştan sonra, Amerikan liderleri bizim geleneksel görev adımı şevkimiz ve "problem çözücü" enerjimizden güçlü bir dozu Avrupa entegrasyonu sorununa adadılar. Federalizm, tabii ki, kutsal bir Amerikan prensibiydi. Philadelphia Konvansiyonu’ndan kısa süre sonra, Benjamin Franklin Fransızları Federal bir Avrupa kurmaya davet ediyordu. Benzer bir misyonerlik, daha pratik bir düzeyde, Marshall planında da görülür. Acheson bile, genelde bir ahlakçı kabul edilmezken, Avrupa ideali ile coşuyordu; o Robert Schuman’ı Avrupa Kömür-Çelik Birliği planını açıklarken dinlediğini hatırlıyor ve "o konuştuğunda, coşkusuna ve fikrinin genişliğine kapıldık," diyordu. Acheson, "Avrupa’nın yeniden doğuşu bu, o Reformasyon’dan beri tamamen bir tutulma halindeydi," diye yazar.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Taahhütlerimizdeki  idealizme rağmen, Amerika ve Birleşik Avrupa arasındaki gerilimler, desteklediğimiz şeyin doğasında açığa çıktı. Savaş sonrası Avrupası’nın yıkılmış ve geçici olsa da güçsüz haline alışmış, sanayi devrimini başlatan, milli bağımsızlık ilkesini icat eden ve üç yüzyıl boyu karmaşık bir güçler dengesi içinde yürüyen Avrupa’yı unutmuştuk. Kişiliğini tekrar kazanan bir Avrupa ABD ile ilişkilerindeki dengeyi yeniden ayarlamak zorundaydı; Charles deGaulle, yalnızca bunun şeklinde Jean Monnet’den ayrılır;  sonuncusu güçlü ve etkili bir Avrupa sesinin hayalini hiçbir zaman terketmedi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Böylece, sonraki Amerikan şaşkınlıkları aslında hedeflerimizde gizliydi. Federal bir Avrupa’nın tam bizim gibi olacağını ve birleşik Avrupa’nın otomatik olarak yükümüzü omuzlayacağını, ve savaş sonrası Avrupa toparlanmasının –ve bağımlılığının- ilk yıllarındaki gibi Amerikan global hedeflerini takip edeceğini beklemek Amerikalıların saflığıydı. Bu böyle olamazdı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Şimdi kimi tarih dışı beklentilerimiz kırılsa da, temel yargımız doğru idi: Avrupa birliği, gücü ve kendine güveni Batı’nın geleceği için gereklidir. Komünizm dışı dünyada tek inisiyatif ve sorumluluk merkezi olmak ABD’nin psikolojik –ve fizik- imkanlarının dışındadır. (Bu da bağımsız İngiliz ve Fransız nükleer caydırıcılığını desteklememin bir sebebidir). Avrupa’nın birleşmesine Amerikan desteği bu nedenle aslında kendi çıkarlarının bir gereği idi; gerçi bu diğergamlık sancağı altında geçit resmi ile yapıldı; ama, kimi zaman yazı-turanın çatışan perspek-tifler tarafı gelse de, bu bizim faydamıza idi –yeter ki temellerde uzlaşmanın yaratıcı yolunu bulalım.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Britanya, Avrupa, ABD, ve Sovyetler Biriliği; Britanya, Amerika ve Avrupa’nın 1945’ten beri birlikte göğüsledikleri ana dış politik sorun Sovyetler Birliği’dir şüphesiz. Ve biz bunu yaparken aramızdaki yapıcı birlik tükenmedi. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Tarihe kayıt açısından önemli bir nokta, Atlantik’in iki yakasının da probleme özel bir bakış tekeli taşımamalarıdır. Savaş biter bitmez, hem Britanya hem Amerika askerlerini terhiste birbirleriyle yarıştılar. Tüm Amerikan askerleri 1947’de Avrupa’yı terkedeceklerdi. Mayıs 1945’te Moskova’ya bir ziyaretten sonra Harry Hopkins başka Truman’a Amerika ile Rusya arasında herhangi bir temel çatışma nedeni görmediğini söylemişti.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Churchill görevden ayrıldıktan sonra  İngiliz politikası kısa süre Amerikan li-derlerinin aklını karıştıran aynı beklentilerin kurbanı oldu. Yeni İşçi hükümeti önceleri "Sol Sol’la konuşabilir" diye umdu. Kısa nostaljik anda umuldu ki, Britanya Amerikan dizginsiz kapitalizmi ile Sovyet komünizmi arasında tarafsız durabilirdi. İngiliz İşçi Partisi ile diğer Komünist partiler arasında "ilerici birlik" kararı az oy farkla kabul edilmedi. Şüphe yok ki, ABD 1947’de Türk-Yunan yardım programını başlattığında Britanya’da kimileri, daha önce Roosevelt ve Truman’a olduğu gibi, sadece Avrupa’nın değil, süpergüç çekişmelerinin de uzağında kalmak ve Avrupa’daki dengenin geleneksel gözetici rolüne Doğu-Batı arasında aracılık rolünü de ekleyerek İngiliz etkisini artırabilecekleri fikrine kendilerini kaptırdılar. Bugün aynı eğilim kimi Avrupalı çevrelerde ortaya çıkıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Tarihi hiçbir revizyonist saptırma şu gerçeği değiştiremez: İngiliz Amerikan ümitlerini serapa dönüştüren Kremlin’dir. Bugün bazı çevrelerde, şeytani bir Sovyet zekası ve ileriyi görme konusunda tuhaf inançlar vardır. Ama o yıllarda Stalin’in eski müttefikleriyle ilişkiyi sürdürme biçimi onu NATO’nun baş mimarı yaptı. Biraz Bay Molotov’un sert hatlarında kısa süreli gülümsemeler, biraz kendine hakimiyet ve diplomatik ustalık olaydı, bu, o sıra çocukluk evresindeki ve zayıf Atlantik işbirliğini kırmaya yeter ve planlandığı gibi tüm çocuklar (askerler, ç.n.)1947’de evlerine dönmüş olurdu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Sovyetler bu derece bir ince ustalığı gösteremedi. Bunun yerine Moskova kendi yolunda devam ederek uzak ve yabancı oldu; biraz nezaket gösterip yumuşayacağı yerde paldır küldür davrandı. Ruslar Britanya’nın zafer resmi geçidine bir birlik gönderme ricasını reddetti ve Stalin Attlee’nin (İngiliz İşçi P. Başbakanı, ç.n.) savaş zamanı ittifakını koruma teklifine uzak durdu. Ernest Bevin’in, kendi partisinin sol üzerindeki etkisinin de bilinciyle, açık tutmaya çalıştığı her kapı yüzüne çarpıldı ve gürültüyle kilitlendi. Doğu Avrupa’da kısa süre sonraki sosyal demokratların kocuşturmalarında görüldüğü gibi, Sovyetler tektip bir "sosyalizmi" onaylıyor ve diğer demokratik versiyonları ile kapita-listlerden de daha sert mücadele ediyordu. Sovyetlerin Marshall Planı'nı açıkça reddetmeleri berbat bir gaftı; yumuşak bir ilgi gösterisi, beceriksizce de olsa, Batı kampında derin parçalanma ve gecikme yapabilirdi. Kabul savaş sonrası politikasının görünümünü değiştirebilirdi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;O zamanlar, Amerikan eylemciliği ve idealizminin en iyi sonuçları yarattığı zamanlardandı. 1940’lar, Atlantik’in iki yakasında hayal gücü kuvvetli adamlar ve cesur eylemlerin zamanıydı: Marshall Planı, Truman Doktrini, Berlin hava köprüsü, Brüksel anlaşması, ve sonuçta NATO bunlarca oluşturuldu. Sonraki yıllarda ABD ve müttefikleri Kore’de, Berlin’de ve Küba füze krizinde Sovyet baskı ve tehditlerine sıkı karşı durdular.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ama Amerika’da bizler ABD-Sovyet nükleer çağ ilişkilerinin uzun vadeli problemlerinin yüzeyini yeni kazımaya başlıyorduk, kısa sürede bunlar daha karmaşık meydan okumalar doğurdu. En temelde sorun kavramsal idi. Amerikalılar bir Soğuk Savaş fikrinden hoşlanmamıştı. Onlar savaş ve barışı iki ayrı politik ortam olarak anlamaya yatkındı. Savaşın tek meşru hedefi topyekün zaferdi; uzlaşma barışın en iyi yoluydu. Bu anlamda savaş sonrası dönem Amerika’nın kavramsal beklentilerinin hiçbirini memnun etmedi. Savaşta bir politik strateji kavramından yoksunduk, barışta güç ve diplomasi arasında kalıcı bir ilişki anlayışı geliştirmekte güçlük çektik. Sınırlandırma (containment) politikası ve onun türevi olan "güç ile konuşma" anti-Hitler koalisyonu tecrübesine dayalıydı. Hedef askeri gücün nihai bir eşitlik sağlanacağı güne dek artırımıydı; bir yandan da Sovyetlerle görüşülecek, ama bu askeri güç hakkında zamanlama, içerik, hatta bu gücün yapısına dair hiçbir ipucu içermeyecekti. George Kennan’ın ünlü "X" makalesi 1947’de Foreign Affairs’te yayınlandı; makale Sovyet Sistemi’nin "olgunlaştırılması" konusuna müphem bir bakış getirdi. Dean Acheson "kuvvet durumları"nın oluşturulmasından sözetti; bunlar yolda bir yerde Kremlin’i "gerçekleri anlamaya" yöneltecekti. Ama bu görüşmeler hangi ayrıntılarla yapılacak ve hedefine olacak sorusu açık bırakıldı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Sınırlandırma fikrindeki tek kusur, bugün artık klişe olduğu gibi, sadece askeri üstünlükle uğraşması değildi; ama Batı’nın savaş sonrası durumda askeri gücünün zirvesinde olduğu gerçeğini de yanlış kavramıştı. Sınırlandırma, böylece Sovyetlerle müzakereleri, Sovyetlerin gücünün arttığı bir döneme erteledi. 1945’te ABD’nin atom tekeli vardı ve Sovyetler 20 milyon ölü ile savaştan çıkmıştı. Politikamız böylece paradoksal şekilde Kremlin’e toprak fetihlerine sağlam yerleşmek ve nükleer eşitsizliği aşmak imkanı verdi. SSCB’ye nisbeten Batı’nın askeri ve diplomatik konumu hiçbir zaman 1940’larda Sınırlandırma’nın başladığı zamanki gibi avantajlı olmadı. Oysa o dönem Avrupa’nın geleceği ve dünyada barış üzerine ciddi bir tartışma başlatılabilirdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Genellikle olduğu gibi, Winston Churchill bu durumu iyi anladı. Ekim 1948’de Llandudno’da pek dikkat çekmemiş bir konuşmasında der ki:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;"Şu soru soruluyor: Eğer onların da atom bombası olur ve bundan çokça yığarlarsa ne olur? O zaman ne olacağını bugün ne olduğuna bakıp anlayabilirsiniz. Görünen köy kılavuz istemez. Ay be ay dünyayı rahatsız ve tehdit etmeye devam ederlerse ve bizim Hıristiyan ve diğergam ahlakımız nedeniyle bu yeni gücü onlara karşı uygulamayacağımıza güvenirlerse, peki muazzam miktarda atom bombası yığdıklarında ne olacak? ... aklı olan hiçkimse önümüzde sonsuz zaman olduğuna inanmaz. Meseleleri bir sonuca bağlamalı ve nihai bir anlaşma yapmalıyız. Öyle amaçsız, yetersiz, birşeylerin kendiliğinden değişmesini bekleyip ortalıkta dolaşamayız. Birşeyler değişirkenden kastım, başımıza kötü birşeyler gelmesidir. Batılı milletler, eğer adil önerilerini ellerinde atom gücü varken ve henüz Rus komünistlerinde yokken ortaya koyarlarsa, büyük ihtimalle kan dökülmeden kalıcı bir anlaşma sağlayabilirler."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Böylece savaş sonrası dönem açıldı. Sallantıda bir barış kuruldu, nükleer dengeye dayandırıldı; zaman zaman görüşmelerle gerilimler geçici yumuşamalar sağlandı; ama nihai olarak temeli dehşet dengesiydi. Güvenliği sağlamak sorunu beklenmedik ve yepyeni bir boyut kazandı. Teknoloji kısa sürede ABD’yi doğrudan saldırıya maruz kıldı. Atlantik ittifakı giderek savunma stratejisini kitle imha silahlarına dayandırır oldu; oysa onların savunulan hedeflerle bağdaştırılması giderek daha da zorlaşıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Nükleer çağda barış ahlaki bir gereklilik oldu. Ve bu yeni bir ikileme yolaçtı: Barış isteği her uygar insanın özelliğiydi. Ama demokrasilerin barış isteği, özgürlüğü savunmaktan kopartıldığında daha acımasızların elinde bir tehdit silahına dönebilirdi. Nükleer savaşları engelleme isteği sınır tanımaz bir histeriye dönerse, nükleer tehdit aslında özendirilmiş olacaktı. Gücün barışla ilişkisi sorunundan, bir kuşak boyunca teknolojiden vazgeçilmek yoluyla kaçıldı. Ama tarih kaçanları affetmez. Amaçlarla araçları ilişkilendirecek bir strateji geliştirmek, Armageddon ile teslimiyet arasında seçimden bizi kurtaracak yeterli askeri güç geliştirmek dönemimizin birinci ahlaki ve politik sorunudur. En az aynı derecede önemli başka birşey de silahlanma kontrolü tekliflerinin ardına bir ittifak oydaşmasını koymaktır. Bu ise panik değil analize dayalı olmalı, saldırıya can atmak ile elini eteğini çekmek eğilimlerinin etkisinde kalmamalıdır. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Üçüncü Dünya Perspektifi: İttifak İçi Anlaşmazlığın Sınırları&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu nükleer duraklama çağında, mizahi olarak yerel ve nükleer olmayan krizler daha olası hale geldi. Sömürge tasfiyesi çağında bu çatışmaların çoğu Üçüncü Dünya’da olmuştu. Bu alanda ise savaş ertesi Amerikan ve Avrupa eğilimleri kesin olarak farklıydı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Amerikalılar Franklin Roosevelt’ten beri ABD’nin "devrimci" geleneği ile, sömürgeciliğe karşı çarpışan halkların doğal müttefiki olduğuna inandılar; bu yeni milletlerin bağlılığını Avrupalı müttefiklerimize sömürgeci hakimiyet alanında karşı çıkarak ya da baltalayarak kazanabilirdik. Şüphesiz Churchill bu Amerikan baskılarına direnmiş, Fransızların diğer Avrupalı güçlerin direnişi daha da uzun sürmüştür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Avrupa sömürgelerini tasfiye ettiğinde, ki bu kısmen Amerikan baskısı ile oldu, bir rol değişimi yaşandı; her iki taraf da diğerinin felsefesine doğru yürüdü – Amerika uluslar arası güvenliğe eğilirken Avrupa genel ahlaki siyasal prensiplere yöneldi. Özellikle 3. Dünya sorunlarında Avrupalıların çoğu Roosevelt’in anti-kolonyalizmi ve Eisenhower’ın Süveyş krizine yaklaşımını benimsedi. Artık Avrupa 3. Dünya’nın ekonomik ve politik istekleri ile kendini özdeşleştirecek, 3. Dünya’nın talepleri giderek daha ısrarcı, inatçı ve radikal oldukça, çabalarını arabuluculukta yoğunlaştıracaktı. Aynı zamanda ABD, en azından kimli yönetimler sırasında, Eden’inkine çok benzer şu yaklaşıma geldi: Radikal değişikliklere destek ancak onları çoğaltmaya yarar.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Milli çıkar konusunda da değişik anlayışlar oluştu. 1971 Hint-Pakistan savaşında Britanya, Çin’le ilişkileri ilk geren ülke ile ilgili taşıdığımız kaygıyı taşımadı; Hindistan’a duyulan tarihi özlem çok kuvvetliydi. Aynısı Falkland krizinin başlangıcında da oldu. Amerikan Atlantikli ve Batı yarıküreli çağrılar arasında bocaladı. Ama bu anlaşmazlıkların hiçbiri kalıcı bir zarar vermedi. Sonunda yine biraraya geldik, eski dostluk diğer kaygılara üstün geldi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bundan çıkardığım sonuç şu ki, 3. Dünya konusunda değişik perspek-tiflerden iş görebiliriz. Ama farlılıkların diğer tarafın kendine güven ve görev duygusunu zedeleyecek duruma gelmemesine dikkat etmeliyiz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu konuda Süveyş deneyimi öğreticidir. Uzun ve uzlaşmaz çatışmamız yalnız Ortadoğu ve 3. Dünya için değil, ama Batılı politikaların uzun vadeli gelişimi açısından da kalıcı etkiler yaptı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu felaketin detayları konumuz dışındadır. Kanala yapılan İngiliz-Fransız seferi yanlış tasarlanmıştı. Şu da var ki, Eden aklen problemin doğru yanını yakalamıştı; ama Amerikan reaksiyonu, diğer şeylerle beraber, kimi ha-yati soruları getirdi: "Devrimci" geçmişimiz bugün nereye kadar geçerliydi, kendi yakın müttefikini rezil etmek ne derece akıllıcaydı; ve bu gidişin uzun vadeli sonucu ne olurdu?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Britanya ve Fransa, benim görüşümce, stratejik bir analizle hareket etmişlerdi. Bu eski moda ve bencil olabilirdi; ama maceraperest değildi. Nasır, Sovyet silahlarını ilk kabul eden ve radikal Sovyetçi oyunuyla Batı’ya şantaj yapan ilk 3. Dünyalı lider olmuştu. Eden’in görüşüne göre tehlikeli bir yol açılıyordu: Buna bugün kim yanlış der? Eğer Nasır’ın yolunun çıkmaz olduğu gösterilseydi, bambaşka bir uluslar arası ilişkiler sistemi gelişecek, ya da bu en azından 10 yıldan daha da erken böyle gelişecekti. Ama Nasır politikası haklı çıkmıştı; devrimler sonraki yıllarda Ortadoğu’ya yayıldı, ve bugünün dünyasında (konuşma tarihi: 1982, ç.n.) Sovyet silahlarına güvenerek nüfuzunu artırmak ve komşularının istikrarını bozmak isteyen birçok Nasır taklidi çıktı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bundan da önemlisi, Süveyş’te Fransa ve İngiltere’yi rezil edişimiz bu ülkelerin büyük güçler olarak dünyadaki rolüne sarsıcı bir darbe vurmuştur. Bu onların uluslar arası sorumluluklarını terkini hızlandırdı; bunun kimi sonuçlarını sonraki onyıllarda gördük; gerçekler bizi onların pabuçlarını giy-meye zorladığında – İran Körfezi’nde, ki iyi bir örnektir. Süveyş, bu anlamda Amerika’ya çok yük yüklemiş – ve aynı anda global rolüne bu güne dek gelen Avrupa kırgınlığını artırmıştır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Açıktır ki, barış ve gelişme içinde bir dünya için yeni oluşan 100 milletin de uluslar arası sistemin parçası olmaları gerekir; eğer bu onlar için riskli hale gelirse uluslar arası düzey yürüyemez. Şurası tartışılmaz ki, gelişen dünyada birçok çatışma meşru sosyal, ekonomik, ya da politik nedenlerle çıkmaktadır; ama bu onların aşırılıkçılarca kullanılması ve Batı’nın uzun vadeli çıkarları aleyhine döndürülmesi tehlikesini kaldırmaz. Demokrasiler, değişen konumları ne olursa olsun, kendi felsefi ve ahlaki kanaatlerini devrimlerin tutarlı bir analizi ve değişimin nasıl yürütüleceği üzerine bir anlayışla ilişkilendirmeyi başaramadılar. Bunlardan öte, bu konuda demokrasiler arası tartışmalar müttefikler arasında bir tür gerilla savaşına çevrilmemelidir. Konu ne olursa olsun, sonuç Batı’nın genel dünya dengelerini sürdürmekteki psikolojik hazırlığının zayıflaması olacaktır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Yakın bir müttefikin, hayati önemde gördüğü bir konuda kendine güvenen stratejik duruşu baltalanmamalıdır. Bu bugün de aynen geçerlidir. Bu anlamda Falkland Krizi sonuçta Batı beraberliğini güçlendirecektir. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Süveyş, Avrupa’nın bir dünya gücü olarak kendine verdiği değeri yaralayarak Avrupa’nın ABD ile Sovyetler arasında "aracı" rolüne sığınmasını hızlandırdı. Bazı Amerikan liderlerinin Churchill ve Stalin arasında ABD’nin oynadığı role benzetmek yanlışlığına düştükleri bu rolü, sonuçta birçok Avrupalı Washington ile Moskova arasında oynamayı kabule yanaşmıştır. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bu yeni bir şey de değil. Bu, Britanya’nın bize, görüşmenin de bir stratejik eleman olduğu bilgece tavsiyesini yaptığında başlamıştır. Ama bu ders Amerikalılara sık sık hatırlatılmalıdır. Öncüllerini Attlee’nin, Truman Kore’de nükleer silahlar kullanmak istediğinde onu yatıştırmak için Washington’a uçuşunda; Eden’in bir çok Cenevre konferansında Dulles’ın ahlakçılık dönemi içinde diyaloga destek çabalarında; Macmillan’ın  Astragan bir kalpakla 1959’da Moskova’da ortaya çıkışında; 1969’da Nixon hükümetini Detant’a ısrarla sokmaya çalışan birçok Batı Avrupalı çağrılarda bulur. Ama çok ileri gittiğinde , SSCB’ye karşı ya da 3. Dünya’daki Batı düşmanlığına karşı tutarlı bir Batı politikasının takibindeki sorumluluk payını terk tehlikesi taşır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ve böylece kimi güncel tartışmalarımızda birbirimizin yerine geçmiş mizahi konum kaymasını görüyoruz. Gücün değerini küçümsemek, iyi niyete soyut bir güven, ekonomik ilişkilerin pasif etkisine inanç, savunma ve güvenlik gereklerini ihmal, global güç dengesini korumanın kimi kirli ayrıntılarından kaçmak, ahlakın üstünlüğünü varsaymak – bu özellikler bir zamanlar Amerika için karakteristik olup şimdi Avrupa’da daha sık rastlanmaktadır. Gerçi ABD eski ahlakçılığını tamamen terk ya da bir zamanlar Avrupa’nın yaptığı gibi tam bir güçler dengesi anlayışını kabul etmemiştir, ama Avrupa’da çokları paradoksal biçimde Amerikalıların sorumluluktan kaçtığı yıllardaki düşlerini benimsemiştir.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Sanayi demokrasilerinin birliği demokratik değerlerin yaşaması ve küresel dengenin sürmesi için hayatidir. En azından ittifakların şu kalıcı sorusunu sormalıyız: Ne kadar birliğe muhtacız? Ne kadar farklılığı kaldırabiliriz? Her konuda fikir birliği ısrarı felç halini davet olabilir. Ama her müttefik de hoşuna gittiği gibi davranırsa ittifakın anlamı ne olur? İttifakın önünde, bu sorunlarla somut, ciddi ve en önemlisi derhal ilgilenmekten daha önemli bir konu yoktur. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;Güncel Tartışma&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Birkaç genel tesbitle Amerika ile Avrupa arasındaki tartışmaya girelim:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Asla ABD’nin her bildiğinin doğru olduğunu iddia etmiyorum. Ama Avrupalılar, Amerika’da sonuçta kırgın bir milliyetçilik ya da tek yanlılık veya dünya işlerinden çekilmek doğuracak düş kırıklıkları yaratmaktan dikkatle kaçınmalıdırlar.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;ABD’nin bazı yaptıklarıyla Avrupa’da Avrupa’nın artık kendi çıkarlarına, kendi kimliğine, kendi siyasetine bakması gerektiği duygusunu körüklediğini kabul ediyorum. Gerçekten de, dediğim gibi, genç ve atak bir Avrupa’nın bizi izlemesi şeklindeki saf Amerikan beklentileri, kimi zaman Avrupa’nın kendi rolünü hatırlatmakta sinirli davranmasına yol açıyor. Son zamanlarda ABD kasten olmasa da nükleer bir savaş tehlikesine atılmakta katı ya da barış ihtimallerine karşı yeterinden az ilgili görünüyor olabilir. Ama ABD de en az eleştirenleri kadar şu uyarısında haklıdır: Güçle desteklenmemiş barış arayanlar ergeç o barışın koşullarını kendilerine dikte ediliyor bulacaklardır. Barış anlamlı olacaksa adil olmalıdır; milletler ütopik bir dünyada değil belli bir tarih içinde yaşamaktadırlar; ve dolayısıyla hedeflerine adım adım varabilirler. Eylemin ilk koşulu olarak mükemmelliği görmek kendini aldatmak ve sonunda bir kaçıştır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Ben de dahil birçok gözlemci, yıllardır Batı ittifakı içinde şu ya da bu "krizin" geleceği tehlikesine karşı alarm çalıyor. Ama bugün korkarım, bu tehlike her günkinden daha yakın ve ciddi. Tehlike onyıllarca sürmüş amansız bir Sovyet silahlanmasından sonra geldi. Batı onyıldır, kimi alanlarda tehlikeli derecede ekonomik olarak Doğu’ya bağlı bir hale kayıyor. Polonya’da Sovyetler imparatorluklarının birliğini empoze ederken, şimdi onun müşterileri Batı’nın güvenlik çıkarlarını Güneydoğu Asya’dan Ortadoğu’ya, Afrika’dan Orta Amerika’ya baltalıyorlar. Tüm sorunlarımız Sovyetlerin ürünü değil, ama Sovyetler bunları sömürmekte bir sakınca görmüyorlar ve bunun çözümü, ne sebeple olursa olsun, birleşememiş bir Batı cevabının yokluğu ile zorlaşıyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Britanya’nın Batı ittifakına katkılarından biri gerekli bir global perspektifi sağlamasıdır: Avrupa’da yüzyıllar sürmüş bir tecrübeden edinilen bilgiye göre barış net bir denge anlayışı ve bunu koruma isteği gerektirir. Yüzyıllık dünya liderliğinin getirdiği içgüdüye göre, Avrupa güvenliği daha geniş dünya dengesi çerçevesi dışına çıkarılamaz. Bu yüzyıldaki cesurca atılımların getirdiği uyanıklığa göre Batı uygarlığının değerlerini yaşatanlar onu savunmak da zorundadır. Falkland krizinde, Britanya yine hepimize hatırlattı ki, şeref, adalet ve vatanseverlik gibi kimi temel değerler geçerliliğini korumaktadır ve onları ayakta tutmaya kelimelerden fazlası gerekir. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Müttefiklerin önündeki konu suçlu aramak değil geleceğimize bakmaktır. Doğu Batı diplomasisi, ekonomi politik, Ortadoğu, orta Amerika, Afrika  ve 3. Dünya ile ilişkiler gibi merkezi konularda çekişen bir ittifak ciddi ve açık sıkıntı içindedir. Eğer "tek bir" konuda bile anlaşmamışsa ona ittifak denmez. Ergeç bu bölünmeler güvenlik alanını da et-kileyecektir. Çok uzun bir süre biz özgür milletler kervanındakiler bu nahoş soruları kenara koyduk; şimdi kaçtığımız yağmur dolu olarak geliyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Savaştan 35 yıl sonra demokrasiler bir süre ani tehlikeleri çok önemsediler ve kendi imkanlarını az önemsediler; ama sonunda yapıcı ve etkin bir cevap için biraraya geldiler. Bugün de imkanlarımızı küçümsüyor ve uzun-kısa vadeli tehlikeleri karıştırıyor olabiliriz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Tuhaf olan şu ki, dağılma tam da insan ruhunu tanımayan sistemin çöküşü (komünizm kastediliyor ç.n.) açıkça ve şüpheden beri olarak ortaya çıkmışken oluyor. Komünist dünyanın temel ve sistematik problemleri vardır ve onları tekrar tekrar güç kullanmak dışında çözecek bir yetenek gösterememiştir; bu da yalnız son günü geciktirir. Sovyet devletinin 65 yıllık tarihinde, hiçbir zaman politik liderliğin yasal ve alışılmış biçimde elden ele geçişi başarılamadı; ülke kendi gayri-Rus nüfusunun artışının demografik saatli bombası üstünde ve onlar yakında çoğunluk olacak. Sistem kendi aydın ve idareci elitinin politikaya katılımı isteğine bir cevap verebilmek konusunda başarısız. Ya da o onların politik isteklerini, yönetici grubu kariyerist bir "yeni sınıf"a çevirmek suretiyle önledi; bu yeni sınıf ise eğer çürüme değilse sadece duraklama üretiyor. Onun ideolojisi tamamen tükenmiş ve başarısız, meşruiyeti yok, Komünist Parti’ye de kendini beğenmiş bir ayrıcalıklı elit kalıyor; bunların toplumdaki tek rolleri ise kendilerini sürdürmekten ve kendi katılıklarının yolaçtığı toplumsal darboğaz ve krizleri çözmekle uğraşmaktan  ibaret. Şurası talihin bir cilvesidir: Her komünist devletteki nihai kriz, açık ya da gizli olsun, komünist partinin rolü konusundadır. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Sovyet ekonomik üretimi bir felakettir. Görülüyor ki, modern bir ekonomiyi bir toplu planlama sistemiyle yürütmek mümkün değildir; ama komünist bir devleti de toplu planlama olmadan sürdürmek mümkün değildir. Ne tuhaftır ki, Batı kendi mali, teknolojik ve tarımsal yardımıyla modern bir ekonomi bile sürdüremeyen bir "süpergücün" nasıl yardımına koşacağı konusunda kendini parçalıyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Kısaca, eğer Moskova koordine bir Batı politikasıyla kendi iç krizlerini uluslar arası arenaya yansıtmaktan engellenirse sadece tarihin bizim yanımızda olduğuyla övünmek hoş olmayacak belki. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Batı değil, Komünist dünya derin bir sistem krizinin içindedir. Bizimkiler koordinasyon ve politika problemleri; onlarınkisi yapısaldır. Bu nedenle ümid etmekteyiz ki, tutarlı ve birlik halinde bir Batı politikası sonunda bir global anlaşma imkanını getirecektir; Churchill bunu Llandudno’da görmüştü.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Batı’nın problemlerinin çözümü büyük oranda kendi elimizdedir. &lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Bir sorun. Demokrasilerin geleceğe somut biçimde yönelmek için bir platformlarının olmayışıdır; uzlaşmazlıkları uyuşturmak ve ortak politikalar uygulamak güçlüğü de buna eklenir.  Dostum Christopher Soames’un da geçenlerde vurguladığı gibi, Atlantik İttifakı ekonomik, 3. Dünya ile ilgili sorunların ya da uzun vadeli politikaların, konuşulduğu bir mekanizmaya sahip değildir. Öte yandan Avrupa Birliği siyasal işbirliğinde belirgin derecede başarılı ise de savunma konusunda tutarlı bir Avrupa görüşü formüle etmekten uzaktır. Batılı ve Japon liderlerin ekonomik zirveleri 1970’ler ortasında başladı ve bu prosedür darboğazını aşmaya çalıştı, ama ilerigelen liderlerin dikkatini önemli sorunlara çekmekte informel ve sistematik dışı bir usul olmaktan ileri gitmedi. Prosedürler temel sorunları çözmez. Yine de, daha geniş ve derin fikir alışverişi için bir forum oluşturmak önemli bir ilk adım olacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Amerika savaş sonrası dönemde, Britanya’dan çok şeyi, belki herşeyi öğrendi. Son onyılda biz kendi sınırlarımız hakkında da birşeyler öğrendik ve yeni yönetimle (Başkan Reagan dönemi, ç.n.) bu sınırlarımızla belki fazlaca meşguliyetin getirdiği çöküntüyü kırdık. Kendi hayatiyet ve geleceğe güvenini yeniden keşfetmiş bir Amerika Batı’nın ve kendi kimliğini oluşturan Avrupa’nın çıkarınadır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Hem Britanya hem Amerika tarihlerinin farklılığına rağmen öğrendiler ki, gelecekleri, özgürlüğün geleceğinin bir parçası olacaktır. Tecrübe gösterir ki, ahlaki idealizm ve jeopolitik kavrayış birbirlerinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır; uygarlığımız bunların her ikisine de tamamen hakim olmazsak yaşayamaz. Britanya ve Amerika hür dünyanın birlik ve gücüne bu kadar katkıda bulunmuş ülkeler olarak, şimdi diğer müttefiklerimizle birlikte şunu gösterme imkanına sahiptirler: Demokratik milletler kendi kaderlerinin efendileridir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;Teşekkür ederim. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif; font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;Kaynak&lt;/b&gt;: Zbigniew Brzezinski and September 11th, Special Report, &lt;/span&gt;&lt;span style="color: blue; font-size: small;"&gt;&lt;u&gt;&lt;a href="http://www.larouchein2004.com/"&gt;&lt;span style="font-family: Arial,sans-serif;"&gt;http://www.larouchein2004.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/u&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="JUSTIFY" lang="tr-TR" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3211112078332654001-4516874455477530033?l=altayu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://altayu.blogspot.com/feeds/4516874455477530033/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3211112078332654001&amp;postID=4516874455477530033' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/4516874455477530033'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3211112078332654001/posts/default/4516874455477530033'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://altayu.blogspot.com/2011/09/kissinger-ve-britanya.html' title='KİSSİNGER VE BRİTANYA'/><author><name>altay ünaltay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01074664679964606101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Pf4H4mlrq_4/TnNa30rwdXI/AAAAAAAAACU/3gGMp7wD7vI/s72-c/Image27.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3211112078332654001.post-6202945231290868449</id><published>2010-09-16T17:38:00.001+03:00</published><updated>2011-09-16T18:53:10.413+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dünya politikasına yön verenler'/><title type='text'>DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER SAMUELP. HUNTİNGTON</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-cZ3evVWPjU4/TnNgAmmIHqI/AAAAAAAAACk/6V2nn0VorwI/s1600/Image31.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-cZ3evVWPjU4/TnNgAmmIHqI/AAAAAAAAACk/6V2nn0VorwI/s1600/Image31.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;Samuel P. Huntington&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Doğum&lt;/b&gt;u: 1927, New York&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Eğitimi&lt;/b&gt;: Yale'den BA. derecesi, Chicago Üni.'den MA. derecesi, Harvard'dan Ph.D.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Görevleri&lt;/b&gt;:  Siyaset Yardımcı Profesörü, Harvard (1953-58), Siyaset Konuk Profesörü,  Columbia Üni. (1959-62), Siyaset profesörü Harvard (1962 -şimdi)&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Profil:&lt;/b&gt; 11 Eylül 2001 darbesinin temelindeki fikirlerin babası; "&lt;b&gt;uygarlıklar çatışması&lt;/b&gt;" fikrini gündeme getirerek okullar ve medyada başrole oturttu.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Son  44 yıldır zaman zaman Huntington denen bu fanatik Harvard ideologu, gün  gelip 11 Eylül 2001'in temelinde yatacak kavramları açıklamaya memur  edilmişti.&lt;br /&gt;Bunların en ünlüsü, tabii ki "uygarlıklar çatışması" doktrini olup, ilk &lt;b&gt;Bernard Lewis&lt;/b&gt;'ce  1990'da ileri sürülmüş, ama 1993'ten beri Huntington markası taşır  olmuştur. O bunu çok meşhur edilen makaleleri ve söyleşilerinde işledi.  Daha 1997 başlarında Huntington 20 ülkeye giderek "uygarlıklar savaşı"  tartışmalarını yaymış ve karşıtlarıyla tartışmıştı.&lt;br /&gt;Henry  Kissinger, Zbigniew Brzezinski ve McGeorge Bundy gibi Huntington da  Harvard'lı Prof. William Yandell Elliott'un kuluçkasından çıkmıştır. Son  bir söyleşisinde Huntington, Elliott'un görüşmede öncelik sırasını  Kissinger'a vermesini kıskandığını anlatır. "Biz elliott'un ön ofisinde  beklerken dakikalar geçiyor ve geç oluyordu; çünkü o sırada Elliott çok  değer verdiği bir öğrencisine yol gösteriyordu. Sonra kapı açılacak ve  bu öğrenci dışarı çıkacaktı."&lt;br /&gt;Huntington'un yakın dostu olarak  tanımladığı Zbigniew Brzezinski, onu Trilateral Komisyon'un ve Başkan  Carter yönetiminin kimi kurumlarına soktu -hepsinin başında Brzezinski  vardı- , böylece Huntington aşırı ve fraksiyoner fikirlerini buraya  sokacaktı; bunlar o kadar aşırıydı ki Brzezinski, bir hükümet görevlisi  olarak, bunlardan diğerleri önünde bahsedemiyordu. Huntington'un  Trilateral Komisyon'ca 1975'te yayınlanan "Demokrasi Krizi" (Crisis of  Democracy) kitabına katkısının özeti budur.&lt;br /&gt;1957'de Huntington'un ilk kitabı, "&lt;b&gt;Asker ve Devlet"&lt;/b&gt;  (The Soldier and the State) çıktı. İki fikir öne sürüyordu ki, bunlar  daha sonra 11 Eylül darbesinin temeli olacaktı: Biri pagan Roma  İmparatorluğu'nun bir modern çağ karikatürü için felsefi temel  sunuyordu. Öbürü, bununla ilişkili olarak, ABD ordusu içinde bir çeşit  Roma Pretor muhafızları tipi bir birlik kurmayı öneriyordu; bunlar  gerekirse Amerikan anayasal kurumlarına emperyalist darbeciler adına  saldıracaklardı.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Asker ve Devlet&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;1957'de, video  oyunları ve Columbine High School (Lisesi katliamı ç.n.) öncesi,  Huntington kimi ABD ordu subaylarına aşırı methiyeler düzdü; bu kişiler  emir verilince derhal öldürmek istiyorlar, öte yandan bunun nedenini  bilmek bile istemiyorlardı. Tüm istedikleri kendilerindeki ve emirleri  altındakilerdeki herhangi bir, emir verilince anında şiddet göstermeyi  engelleyecek tepkiyi boğmaktı; bu "düzen" adınaydı.&lt;br /&gt;Bu birlikteki  hiçbir subayın adından bahsetmez, ama bunun sebebi var. 1957'de böyle  bir ekibe dahil herhangi bir Amerikalı subay &lt;b&gt;şüpheli &lt;/b&gt;olarak tasnif edilirdi.&lt;br /&gt;Huntington,  bu askeri geleneğin, ki bunu Fransız Yabancılar Lejyonu'yla kıyaslar,  vatandaşlık görevi gereği askerliğin yerine geçmesini istiyordu; oysa bu  ikincisi ile Bağımsızlık Savaşı, İç Savaş ve 2. Dünya Savaşı  kazanılmıştı. 1957'de Huntington, General Douglas MacArthur görevden  alındıktan sonraki versiyonu ile &lt;b&gt;Kore Savaşı'&lt;/b&gt;nı, Amerikan askeri  "profesyonelliğinin" en iyi örneği olarak selamladı, çünkü artık  birlikler hiçbir savaş sonrası siyasi hedef ile kendilerini  tanımlamıyorlardı -hedeflerin ne olduğunu bilmiyorlardı- sadece itaat  ettiklerinden savaşıyor, ve herbiri 9 aylık rotasyonunun sona ermesini  bekliyordu. Burada o, anlamsız bir "sınırlı" savaşın, Vietnam'da olduğu  gibi , Amerika'nın cumhuriyetçi askeri geleneğinden kalanları da  yokedeceğini gördü; yerine geçen profesyonel "zombiler" lehine.&lt;br /&gt;Huntington, "Asker ve Devlet"in son sayfalarında kendi &lt;b&gt;Pretorlar&lt;/b&gt;ının  zihinlerini tasvir eder; bunun için West Point (Askeri Akademisi -  Amerikan Harbiyesi ç.n.) ile komşu Highland Falls kasabasını kıyaslar:  "Burada (Highland Falls'ta) binalar hiçbir bütünün parçaları  değillerdir: envai çeşit, oradan buradan toplanmış şekil rastgele  biraraya getirilmiştir; ortak bir bütün ya da amaç duygusu yoktur. Oysa  South Gate'in öbür tarafındaki askeri bölgede başka bir dünya vardır.  Düzenli bir sükunet vardır. Parçalar kendibaşına değildir, ama bütüne  bağlılıklarına boyun eğerler. Güzellik ve kullanışlılık gri taşlarda  birleşmiştir. Küçük, derlitoplu binaları hoş bahçeler çevreler, bunların  herbiri kalan kişinin adı ve rütbesi ile anılır. Binalar sabit  aralıklarla uzanırlar, bu genel bir planın parçasıdır, duruş ve havaları  katkılarını sembolize eder; yüksek rütbeli subaylar için taş ve tuğla,  alt rütbeliler için ağaç. Garnizon kollektif iradenin bireysel irade  yerine geçtiği bir ritim ve uyumu yansıtır. West Point yapılaşmış tek  bir amaç topluluğudur; içindeki insanların davranışları kurala bağlıdır,  birçok kuşaktan süzülüp gelmiştir. Burada havailik ve bireyciliğe yer  yoktur. Topluluğun birliği kimseye olduğundan çok değer atfetmez.  Düzende barış, disiplinde görevi bitirmek, toplulukta güvenlik vardır.  Highland Falls'ın ruhu ise ana caddesinde görülür. West Point'un ruhu  ise büyük gri Gotik kilisede görülür; tepelerden başlar, düzlüklere  hakimdir. Akla Henry Adams'ın Mont St. Michael'da ordunun ve dindar  ruhların birliği üzerine notları gelir. Ama kilisenin birliği daha da  büyüktür. Burada toplumun 4 büyük direği birbirine kavuşur: &lt;b&gt;Ordu, Devlet, Okul ve Kilise&lt;/b&gt;. ..&lt;br /&gt;&lt;i&gt;"West  Point en iyi haliyle orduyu yansıtır; Highland Falls ise en bayağı  haliyle Amerikan ruhunu. West Point alacalı bir denizde gri bir adadır;  Babil içinde bir parça Isparta. Askeri değerlerin -sadakat, görev, çaba,  kendini adama- Amerika'nın bugün en ihtiyaç duydukları olduğu  yadsınabilir mi? West Point'un disiplinli düzeninin ana caddenin  cafcaflı bireyciliğinden daha fazla şey vereceği yadsınabilir mi?  Askerlerde, düzenin koruyucularının omuzlarında ağır sorumluluk  vardır...&lt;/i&gt;"&lt;br /&gt;Huntington "askeri etiği"nin karamsar bir görüş olduğunu, insanı &lt;b&gt;Thomas Hobbes&lt;/b&gt;'un gördüğü gibi gördüğünü söyler. Ona göre &lt;b&gt;insan kötüdür&lt;/b&gt;,  akıl sınırlıdır, ve insan tabiatı bu anlamda evresel ve değişmezdir;  heryerde insanlar böyledir. İnsan sadece tecrübe ile öğrenir, ve İngiliz  Feldmareşali Montgomery'nin dediği gibi,&lt;b&gt; ilerleme yoktur&lt;/b&gt;. Bireyin iradesi gruba tabidir. Bu korporatif ve bireycilik karşıtı bir bakıştır.&lt;br /&gt;Milli  devlet siyasi örgütlenmenin son biçimidir; ve milli devletler  arasındaki rekabet, ve bunun sonucu sürekli savaş kaçınılmazdır. Bunun  sebebi insan doğasıdır. Devletleri &lt;b&gt;güç ve fayda&lt;/b&gt;dan başka hiçbirşey yönetmez.&lt;br /&gt;Zeka geçici ve tehlikeli birşeydir -gereken &lt;b&gt;organize vasatlık&lt;/b&gt;tır. Büyük planlar ve silkeleyici amaçlar olmamalıdır.&lt;br /&gt;En büyük erdem "&lt;b&gt;derhal itaat&lt;/b&gt;"tır, coşkuyla ve düşünmeden. "Onlarınki niye diye soran bir akıl değildir", der Huntington tasdiken.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Felaketli Carter Dönemi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Asker  ve Devlet, ABD'de askeri profesyonelliğin Güney'den geldiğini söyler;  içindeki şiddet, cesaret, askeri ideal ve Sir Walter Scott'vari bir  eskiye özlem feodal romantizmi ile birlikte. Antre parantez de  "mülkünden" olan tek Amerikalı topluluğun da Güneyli köleciler olduğunu  ekler.&lt;br /&gt;Kitap 1957'de çıktığından beri 18 baskı yaptı ve West  Point'ta yardımcı ders kitabıdır; muhtemelen Batı yarımkürenin başka  askeri okullarında ve bazı kolejlerin kurslarında da böyledir.&lt;br /&gt;İlk yayınlandığında, &lt;b&gt;The Nation&lt;/b&gt; dergisinin tanıtım köşesi onun "vahşi safsatalarıyla" alay etti ve, Mussolini'nin aynı şeyi "&lt;b&gt;inan, itaat et, savaş&lt;/b&gt;" sloganıyla daha iyi ifade ettiğini söyledi. Huntington ve yakın dostu &lt;b&gt;Brzezinski&lt;/b&gt;'ye,  
